10.4.20

Yine ve yeniden tuvalet kâğıdı



Hayaller

Bahçe düzenlemesi son hız devam ediyor. Dün, yaya yollarınının kalan yarısını kırmışlardı. Bugün beton atıyorlar. 3-4 gündür işçiler maske takıyor. Ben ustabaşıyla ahbaplık kurdum, ''n'aber, nassın''la başlayıp iş ne zaman bitecek, burası taş mı olacak, yağmur yağar mı ile devam eden sohbetlerin birinde ucundan tutturup size neden maske vermiyorlar diye sordum. Ertesi gün hepsinde maske vardı (ama sadece 3 tanesi ağzına geçirmişti, diğerlerininki çene altında duruyordu).

Tabii kolayca kendime pay çıkarabilir, ben sordum diye oldu diyebilirim, ama aynı gün Center for Disease Control (CDC) de sitesinde kumaş maske takılmasını tavsiye ettiğini yazdı. Dolayısıyla sebep ben de olabilirim, federal hükümetin hastalıkla mücadele merkezi de olabilir. Artık seçmek size kalmış.

Gerçekler

Bugün değerli zamanımın bir kısmını Kürşat Başar'la Zeynep Talu'nun ne zaman ayrıldığı sorusuna ayırdım. Tespit edebildiğim kadarıyla Kasım 2017'de ayrılmışlar. K. Başar, Z. Talu ile beraberken iki albüm çıkardı, iki de kitap yazdı. Albümün birinde şarkı söyleyen Z. Talu ayrılıktan sonra sahneye çıkmaya başlamıştı, ama kendisi bu işin (yani temsilcilik, tanıtım, menejerlik) uzmanı olduğu için üzüntüden sahneye çıktı diyemeyiz. Öyle şeyler 70'lerde, 80'lerde oluyordu. K. Başar da ayrılmadan hemen önce yemek sohbetleri düzenlemeye başlamıştı. Galiba televizyonda yaptığı yemekli sohbet programının benzeri, ama katılanlar normal insanlar (yani sanatçı, yazar değil ama elbette kalburüstü tabaka). Bu iki proje ayrılık getirmiş gibi görünüyor. (Böyle de magazin yazısı yazarım!)

...

Evimizdeki taze şef yeni tarifler denemek için kıpırdanıp duruyordu. İyi hoş, yapsın tabii ama iki açıdan mahzurlu. Birincisi çok güzel oluyor, dayanamayıp ikinci, üçüncü porsiyonu yiyoruz. İkincisi bakkal alışverişinin arasını mümkün olduğu kadar açmaya çalışıyorum. Yumurtayı bir paketle sınırladıkları için 4 yumurtalı tariflerden uzak durmamız lazım. Meselâ tuvalet kâğıdı da bir paketle sınırlı, ama pakette 30 tane var. Konudan konuya atlamak gibi olmasın (oldu), bir soru kafamı kurcalıyor.  Gayet münasebetsiz bir yere bağlayacağım ama ne yapayım, yumurta ile tuvalet kâğıdı arasında organik bir ilişki var.

Biliyorsunuz Amerika ve Kanada'da toptan satış yapan, Türkiye'deki Metro benzeri bir işletme var: Costco. Costco her şeyi çok çok satıyor. Tuvalet kâğıdı 30'luk pakette, gazlı içecekler 36'lık pakette falan. İlk panikte Costco'da bazı raflar (tuvalet kâğıdı, kâğıt havlu, çamaşır suyu...) boşaldı, bu anlaşılabilir. Costco'nun tedarik zinciri bu çapta bir paniğe hazırlıklı değilmiş. (Bundan iyi örnek olay incelemesi çıkar.) Diğer marketlerde de aynı durum yaşandı, ülke çapında raflarda tuvalet kâğıdı kalmadı.

Bu durum 3 hafta sürdü! Değişik Costco'larda çalışanlara sordum, başka soranlara verdikleri cevapları dinledim. Hatta yerel televizyona çıkan süpermarket temsilcileri de bu çok mühim konu hakkında seyircileri bilgilendirdi. Anladığım kadarıyla tuvalet kâğıdı üretiminde ve nakliyesinde bir problem yok. Fakat mal gelir gelmez iki saat içinde kapışılıyor.

Peki neden? Adı üstünde: ''Tuvalet'' kâğıdı. Benim bildiğimden farklı bir kullanım yeri mi var? You've Got Mail'deki tatlı kitapçı Kathleen Kelly hapşıran çocuğa işlemeli mendilini verirken, kendisi grip olunca başucuna ruloları dizmişti, ama o filmlerde olur.

Sonuçta insanın biyolojik olarak kapasitesi belli. Paniğe kapılıp kullanacağından fazlasını almayı da anlıyorum. Ama 3 hafta boyunca gelen her paketi kapmak... İşte o biraz garip. İnsanın kafasında soru işareti uyandırıyor.

9.4.20

Yürümek yasaktır!


Bugünkü yürüyüşten. Bir anlam veremedim. Acaba gaipten bir işaret mi?

Okul müdürünün Zoom toplantısına katıldım. Bir sürü endişeli veli de katılmıştı; ne sorular geldi aman aman! Duyduğumda şaşırmadığım bir şey ise öğrencilerin, öğretmenlerin açtığı 'office hour'larda birbirlerinin görüntüsünü kaydedip sonra bunları sosyal medyada kullanarak akran zorbalığı yaptığı idi.

Bizim dahil olduğumuz bölge de online okul işine hazırlıksız yakalandı. Şu anda öğrencilerin sene sonunda karne almayacakları kesinleşti. Fakat bir üst sınıfa neye dayanarak geçeceklerini müdür de bilmiyor. Evdeki çocukların anne babalarından yardım almadan imtihan sorularını cevaplayacaklarına güvenemiyorlar. (Daha doğrusu ebeveynlerin çocuğun yerine soruları cevaplayacaklarını düşünüyorlar, ama kimse bunu açıkça söylemiyor tabii.) Bu yüzden test yok. Hoş burada sınıf geçmenin Türkiye'dekinden bir farkı yok ya, o da ayrı.

Öğretim düzeni de 1 aydır sallapati yürüyor zaten. Önce durumun geçici olduğunu düşünerek derme çatma metodlarla idare etmeye çalıştılar. Fakat sene sonuna kadar okulların kapalı olacağı ilân edilince ve okul idarecilerden birinin ağzından kaçırdığı gibi bu işin seneye de tekrar etmesi kuvvetle muhtemel olduğu için, eğitimi daha düzgün bir hâle getirmeleri şart oldu. Öyle haftalık ödevlerle olmayacak bu iş. Online derslere (eşzamanlı veya aynı zamanda olmayan, farketmez) pek de yabancı değiliz, onun için bizim uyum sağlamamız zor olmaz. Ama bundan başka pek çok çözülmesi gereken problem var. Kalabalık bir ailesi olduğu için sessiz çalışma ortamı bulunmayanlar, evinde yeterince bilgisayar tableti olmayanlar var. Hatta ülkenin teknolojik imkânları en gelişmiş yerinde yaşıyor olmamıza rağmen, altyapıdan kaynaklanan internet kapasitesinin yetmemesi durumu söz konusu. Her evde, hem anne, hem baba, hem çocuklar aynı anda görüntülü bağlandıklarında bir yerde bir şeyler patlar.

Amerikalılarda gözlemlediğim bir davranış burada da kendini gösterdi. Her şeye bir isim bulma. Burada da hemen süreci böldüler: Okulların kapatılması kararından itibaren ilk hafta birinci etap olmuş. İkinci etap 3 hafta sürmüş -şu anda son iki günündeyiz. Tabii bütün bunlar sonradan belirlenmiş dönemler. Yani birinci etaptayken birinci etapta olduğumuzun farkında değildik. İkinci etabın sonunda üçüncü bir etap olduğunu hep beraber öğrendik. 10 gün sonra üçüncü etaba gireceğimizi, bu yüzden önümüzdeki 10 günü yeni bir plan yaparak geçireceklerini söylediler. Hesapta hata yok, günleri, haftaları karıştırmadım. Gelecek hafta bahar tatili/Spring Break. Ondan sonraki ilk hafta da her şey yerli yerine oturmazmış, biraz sabırlı olun dediler. Bugün itibariyle yaz tatiline 8 hafta var. Acaba bir etap daha yaratırlar mı? Bekleyelim, görelim.

Biz meselâ böyle bir problemle kaşılaştığımızda göç yolda düzülür der, paldır küldür işe başlarız. İlk deneyenler hep kobay olur, sonra düşe kalka ilerleme sağlanır. Şimdi bunu okuyanın aklına milli eğitimin son 5-10 yılı gelecektir ama sadece ondan bahsetmiyorum, bu daha genel bir gözlem. Üstelik eğitim sisteminde gördüğümüz deliliğin zaten bir açıklaması yok. Orada önce durup dururken bir problem yaratıp sonra onu çözememek, geriye de dönülemediği için bambaşka bir problem yaratmak, sonra onu... ayh!

Gelelim yasaklara...

Simiole'den duyduğuma göre Paris'te 10:00-19:00 arasında yürümek ve koşmak gibi faaliyetler yasaklanmış. İngiltere'de de parkları kapattılar. Bu işi biraz abartıyorlar, öyle değil mi? Güneşin ve açık havanın hem fiziksel, hem psikolojik iyileştirici etkisini göz ardı etmek ve sadece hatalı insan davranışlarına odaklı bir düzen getirmek ters tepecektir.

Elimizde 7 milyar insan var, bunların %60'ı virüse yakalanacak. Sadece Avrupa ve Amerika'nın nüfusu 1 milyarı aşıyor. 1 milyar insanın kimseyle hiç bir şekilde temasa geçmeden bir ay boyunda evde kalacağını nasıl düşünebiliyorlar? Gaz ve toz bulutundan bu yana dünyanın gelmiş geçmiş en uyumlu sakinleri de olsak, muhakkak aramızda kuralları takmayanlar olacaktır. Böyle gaddar yasaklar koyarak kurallara uyan, parklarda yollarda birbirine mesafeli duran insanları da kurallara uymamaya zorluyorlar. İyi niyetle, isteyerek, zayıf bünyelileri, yaşlıları, sağlık görevlilerini, başka hastalıklara sahip olan ve hastanedeki o yatağa ihtiyacı olacakları düşünerek hemen her şeyden vazgeçip evde kalanları yürümekten bile men etmek nedir? Hangi kelime ile tarif edilir?

Biz tabii yine de evde kalalım.

7.4.20

Son eğri bükücü



Bugün bir iş için hastaneye gittim. Girişte maskeli bir karşılama komitesi vardı. Kimliğimi ve randevumu kontrol ettiler, sonra bana bir maske ve kesekâğıdı verdiler. Maske tamam, ama kesekâğıdının ne işe yarayacağını anlamadım. Maskeyi hiç çıkarmayacağımıza göre kesekâğıdına ne koyacağız? Hastanelere ziyaretçi ve refakatçi kabul edilmiyormuş. Virüsün sebep olduğu belirtileri gösterenlerin de binaya girmelerine izin yok.

Yolda giderken radyoda eyalet valisinin basın toplantısını dinledim. Meşhur eğrinin birazcık büküldüğünü söyledi. Galiba sıkı tedbirler bir nebze işe yaramış. Avarel tipi eğriden, biraz daha yayvan bir çan eğrisine doğru bir geçiş var. Şimdilik yeteri kadar test olmadığı için sadece hasta olduğu belli olanlara yapıldığını, amacın herkese test yapabilmek ve bu şekilde yayılmayı kontrol altına almak olduğunu söylendi. Öyle bir iki hafta sonra hayatın normale falan dönmeyeceğini de üstüne bastırarak ilâve etti. Amerika'da ''shelter-in-place''i (evdekal) ilk uygulayan eyalet burası idi. Bunun etkisini şimdi grafikte eğrinin minicik bir bükülme olarak görüyoruz. Virüsün karton üzerinde kaç saat kaldığı tartışmalarına, bir de bu eklenecek.
-Sizin orda büküldü mü?
-Yok daha, bekliyoruz.
-Bizimkinde az bir bükülme var.
-E hadi hayırlısı...

20 Şubat'ta bu ikazlar artık her yerdeydi.

İşim dolayısıyla bağlantıda olduğum birisine COVID-19 teşhisi konduğunu öğrendim. Belirtileri nispeten hafifmiş, umarım öyle de atlatır. Günde beş eposta yollayan adamdan bahsetmiştim ya, işte bu konu dolayısıyla onunla telefonlaştık. Normalde adamı yılda iki kere görüyorum.

SARS-CoV-2 sen nelere kadirsin?




6.4.20

Yeşil, pembe


Sabah bulutlarla yüklü yağmurlu bir havaya uyandık. Öğlen 4'e kadar kesintisiz yağmur yağdı. Şimdi hatırladım da dedemin tuttuğu günlükler de böyle hava durumu ile başlardı. Bazı günler çok şey olurmuş, hepsini kısa kısa kaydetmiş. Bazı günler ise sadece hava durumunu yazıp bırakmış. O günlerde havanın bulutlu olmasından başka kayda değer bir şey yok muydu ki? Ha, bazen güzel bir yemek yerse onu da ekliyormuş günlüğüne.


Bugün maske dikme günüydü. Interneti hallaç pamuğu gibi atıp, YouTube videolarını seyrede seyrede becerebileceğim kolaylıkta bir tarif buldum, ona göre bir deneme yaptım. Olunca bir tane daha. Yarın artık tıkır tıkır dikerim. (Yok ya, nerdee?) Dikerken başka şey düşünmemek çok iyi geldi.

Yemeği de haminneler gibi sabahtan yaptığım için şimdi bütün gün sağda solda harcadığım zamana bakıp, kalan işler için gece kaça kadar oturmam gerektiğini rahat rahat hesaplayabilirim. Bkz. Pineklemek, kısır döngü.


Onu yapana kadar kendimizi dışarı attık, kısa bir yürüyüş yaptık. Yeşil bir papağan gördük. Yeşil murattır, küresel muradımıza erelim. Fakat papağan bizi görünce cakcaklayarak kaçtı, yoksa bu da bir işaret miydi?

Pembe gönlüm sende.


5.4.20

Kraliçe'nin elbisesi, beyaz çiçekler


Yine bir gün atlamışım. Günler birbirine karışıyor.

İngiltere Kraliçesinin mesajını dinlemek için bilgisayarımı açtım. Ne garip, İngiltere halkına verilen bu konuşmayı bütün dünya dinleyecek, Kraliçenin sözleri tıpkı virüs gibi sınırları aşacak.
...

Kraliçe'nin mesajını dinledim. Tam beş dakika sürdü, ne eksik, ne fazla. Yeşil bir elbise giymişti, yakasında da yine turkuaz yeşili bir broş vardı. Bunların hep bir anlamı olur, baktım, yeşil elbise sağlıkçılara destek içinmiş. Broş da anneannesinden kalmış, acaba bir hâtırası mı var?

Uyandığımdan beri dışarda şakır şakır yağmur yağıyordu. Tabiatıyla çayın tadı da güzelleşti. Tıp tıpların müziği eşliğinde (küçük, muttarid, muhteriz darbeler, kafeslerde camlarda pür ihtizaz) çayımı yudumluyorum. Doğum günü vesilesiyle bir arkadaşımı aradım, 52 dakika konuştuk. her zamanki ekmekten yaptım. Ekşimaya falan değil, bildiğin beyaz undan, yüzde yüz glutenli.

Bir saat sonra yürüyüşe çıkacağımızı ev halkına ilân ettik. Biraz ültimatom gibi oldu ama başka türlü mızıkçılıkla baş edilmiyor. Dışarı çıkma işinin gittikçe abartıldığı bir noktaya yöneldiğimizi düşünüyorum. Uzun süreceği belli olan evde kalma kampanyasında amaç insanları eve tıkmak gibi görünürse, bir süre sonra kimse kuralları dinlemez.

1 saate yakın yürüdük. Yağmurda bizim gibi dışarı çıkmış tek bir aile ile karşılaştık. İki de tek başına yürüyen vardı. Bir de solucanlar. Yağmurla beraber topraktan milyonlarca solucan çıktı, kaldırımları sardılar.









2.4.20

Bobcat, misket, sıla

E ben dün yazmamışım? Neyse bugün dünden güzel olsun!

Dün işçiler bahçe düzenlemesi için geldiler, çalışmaya devam ettiler. Bugün yine buradalar. Dün biraz muhabbet ettik, ama daha muhabbeti koyultamadık, neden geldiniz diye soramadım. Ne diyecekler ki, çalışmazlarsa para yok. Burada işsizlik maaşı için haftalık başvurular ülke çapında ortalama %1000 artmış. Bizim tarafta bu oran %225, doğudaki bazı eyaletlerde artış oranı %2500, hatta New Hampshire'da %3200 artış var. Onun için ''insanlar evde kaldılar, farkındalıkları arttı, dünyaya iyi davrandılar, tuvalet kâğıdını az kullandılar'' gibi New Age tarzı dijital posterleri görünce üzülüyorum. Keşke olsa. Bugün 10 günden sonra yiyecek alışverişine gittim. Tuvalet kâğıdı rafları hâlâ boştu. İşçiler hâlâ çalışıyorlar.

Bugün bobcati kullandılar (işte bu). Hayvan olanı (yani vaşak) kadar güzel. 3-4 yaşındaki oğlanların inşaat makinelerini seyrettiği gibi seyrettim. Bıdı bıdı bir şey, ama dünyayı kazıyor, taşıyor. Onu kullanan arkadaş kepçeyi indir, kaldır, uğraşırken yine iki tanesi ellerinde kürek, durup seyrettiler. Yok, tembellikten değil bence, gerçekten seyretmesi zevkli.

Sabah da toprak taşıyan koca bir kamyonun homurdanmasıyla kalkmıştık. Kapımızın önündeki betonu da kırdılar, giriş artık toprak ve ben artık Türkiye'deyim. Bir tek yağmur yağıp da oranın çamur olması kaldı. Fakat burada yağmur pek görülen bir şey değil, eyaletin üçte biri ciddi kuraklıkla mücadele ediyor.

Bahçeye toprak döktüler. Kenarda duran, oynamamaktan pırıl pırıl parlayan misketleri alıp aşağıya zehir oynamaya ineceğim. Ev halkının ben dahil yarısı bu konuda uzman, yani ütülme ihtimali var. Bir de mozaik pasta yaptım mı, hiç bitmese horoz şekerim!

Bugün bizdeki İl Millî Eğitim Müdürlüğü'ne denk gelen kurumdan bir eposta geldi. Okullar dönem sonuna kadar kapalı kalacak. İşyerim ise şimdiki karantina düzenine yazın da devam edeceğini geçen hafta açıklamıştı.

Evvelki gece Cahit Sıtkı'nın şiir kitabını açtım. Şiirlerden bir tanesi diğerlerinden daha fazla etkiledi. Ne güzel yazmış.


SILA

Gün bitti;
Akşam serinliğiyle başlıyor memleketim.
Doğduğum köy göründü;
Sâkin yıldızlariyle gittikçe yakınlaşan sema,
Dört nala kalktı atım sevincinden;
Uçarak gidiyorum sılaya.
Çocukluğumda uçurttuğum uçurtmalar olacak
Bacalara takılan kuş beyaz bulutlar;
Belki de namaz bezidir.
Yüzüne hasret kaldım anacığımın!
Herhalde beni bekleyenler var.

Cahit Sıtkı Tarancı


31.3.20

Ayağında Kundura

Bozuk plak gibiyim. Gözünü aç, yoklama, kahvaltı, iş. Yalnız sabah iş yapmak yerine internette dolandım, çünkü Salı sallanır.

Saat 9'da bahçenin betonunu kırmaya başladılar. Hikâyesi şöyle: Oturduğumuz sitenin ortak bir bahçesi var. Güzel, çimenlik alan, bir kaç ağaç, bir de iki banklı bir çardak. Arada bahçıvan ekibi gelip budamasını bakımını yapıyorlardı. Site yönetimi bir ay önce bahçenin yeniden düzenleneceğini, bu işin iki ay kadar süreceğini bildirdi. Akabinde çimenler söküldü, aradaki beton yaya yollarının yarısı kırıldı. Bana da mukayese imkânı çıktı. Daha önce sağda solda gelip geçerken gördüğüm işçilerin nasıl çalıştığını inceledim.

Sabah erken işe başlanmıyor. 9'da anca. 11:30'da da yemek molası veriliyor. Yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Yemekte dışardan aldıkları paket yiyecekler, hamburger falan yiyorlar. Sonra belki bir saat, bilemedin bir buçuksaat daha çalışıp gidiyorlar. Bundan saat başına değil, yevmiye ile çalıştıklarını düşünüyorum. Genelde 5-6 kişi geliyor. Bazen 7 kişi oluyor. Birisi makine ile kazarken diğerleri (diğer altısı) seyrediyor. Sonra içlerinden ikisi kürekle toprağı düzeltiyorlar, kalan beşi seyrediyor. Bazen gruplara ayrılıp farklı alanlarda çalışıyorlar. Onda da genelde üçü bir çukurun başında durup bakıyor, diğer taraftakilerden ikisi çalışıyor ikisi bakıyor. Sonra hop, bu taraftakilerden biri çalışıyor, ikisi seyrediyor, öbür taraftakilerden ikisi arazi olmuş (''pun'' yaptım vay be!) ikisi kürekleri eline almış öyle duruyorlar. Öyle enteresan bir düzen ki, hiçbiri diğerinden fazla iş yapmıyor. Çalışırken şarkı söylemiyorlar.

Böyle böyle iki hafta geçti. Sonra virüs işi çıkınca bir hafta görünmediler. Bir gün baktık, beton dökme aracı gelmiş (betonu bulunduğun yerde karmak yasak, çünkü çevreye zararlı, ama karılmış betonu dökmek zararlı değil) yaya yollarının yarısını yaptılar. İşte orada ince işçiliğe şapka çıkardım. Yolun kenarları maket bıçağıyla kesilmiş gibi dümdüz. Pörtlemiş beton kabarcıkları yok.

Çalışanların hepsi Güney Amerikalı. Gündelik hayatta Hispanic deyip geçyorlar. Bu konuda bilâhare yazacağım çünkü gündemde nüfus sayımı var. Müteahhit beyaz.

...

Öğleden sonraki Zoom toplantısında 42 kişiydik. Genelde ofiste toplanılır, dışardan bağlananlar 3-5 kişi olurdu. Gayet güzel ve verimli geçti.

Toplantıdan sonra Yeni Zelanda'daki projesini pandemi yüzünden kesip erken dönmek zorunda kalan bir arkadaşla konuştum. Ülkeye Los Angeles'tan giriş yapmış. Dediğine göre Yeni Zelanda'dan son kalkan uçağa binmişler (bileti de zor buldular). Uçakta boş koltuk yokmuş. Sonrasında bindiği iç hat uçağında ise 5-6 kişi varmış. Fakat LA havaalanında ülkeye girişte hiçbir yönlendirme yapılmadığı gibi kimse kendinizi izole edin dememiş. Sorumluluk sahibi insanlar oldukları için kendi kendilerine 14 günlük izolasyonu uyguluyorlar. Yaşadığı eyalette de ''shelter-in-place'' uygulaması daha bugün başlamış. Biz 19. gündeyiz. Bugün 3 Mayıs'a kadar uzatıldığını ilân ettiler. Okulların yaza kadar açılmayacağı resmen açıklanmış oldu. Ayrıca insanlar 2 metre mesafe kuralına uymadıkları ve kalabalıktan kaçınmadıkları için daha önce açık olan büyük tabiat alanlarındaki yürüyüş patikalarının tamamı kapatılmış. Mahalle kaldırımlarını arşınlamaya devam.

Bu sınırlamaların Amerika'nın tamamında uygulanması epey zor olacak. Haritalardaki rengârenk balonlar ülkenin her yerinde mantar gibi bitecek. Yani en kötü günü daha görmedik.

Günün güzel olayı: Çiçek kokusu. Kendimi eski Türk romanlarında çiçek kokusuyla kendinden geçen, geçmişe dönen, hayallere dalan kahramanlardan biri gibi hissettim.



30.3.20

Paza-ertesi

Pazar rehaveti öyle güzel bir şey ki...

Dünyaya geldiğimden beri Pazartesi iş var. Virüs dünyayı durdurdu, her şeyi değiştirdi ama haftanın düzenini (henüz?) değiştiremedi. Pazar günü her zaman güzel, hep güzel. Ben de tadını çıkardım.

İşte geldik Pazartesiye. Bugün 30 Mart 2020. Demirbank iyi günler diler.

Şurup gibi bir havaya uyandım. Kargalarla beraber yoklama verildi, masamın başına geçtim, iş, görüntülü toplantılar, mola, uzaktakilerle hal hatır konuşması derken öğlen oldu bile.

Evdeki gündem mesajımız 3 haftadır değişmedi.

Niçin saklayayım, öğleden sonra yine rehavet bastı. Sonra bir tur oyun bile oynadım. Sonunda böyle olmaz diyerek Busuu'yu açıp biraz çalıştım. Dışarda güzel bir yürüyüş yaptım. Akşam ise koyu yeşil yapraklardan sonra taze fasulye ve pilavı gören ahalinin tencerenin dibini sıyırmasıyla mutlu son.

Günün enteresan olayı: Fatih Terim'in 4 günde iyileşip taburcu olması. Bu tip haberler bana yükselen sayılardan daha vahim geliyor. Herhalde kimse F.Terim'in değil karantinaya girmeyi, sosyal mesafe kurallarına uyacağını düşünmüyordur. Bir ay sonra yaklaşık 400 kişiye bulaştırmış olacak. Bu rakamı, 'bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim' sözüyle çarptığımız zaman, tek başına iki ay içinde 60 bin kişiye virüsü bulaştırmış olacağını görüyoruz. Mutad olduğu üzre, sonuç cümlesini yazmadan bu yazıyı bitiriyorum.





28.3.20

Un coronavirutique



Postadan kartpostal çıktı. Vatandaş sanki 12 dakikada bir twitterda 75 milyona seslenmiyormuş gibi bir de eve kart gönderdi. Yanlış adres. Kendisi daha koronanın k'sını bilmezken biz gönüllü ev hapsindeydik. Neyse kırk yılda bir iyi bir şey yapmış, fazla takılmayayım.

 

...Diyorum... İyi hoş da, arkada yazanlar twitterla yazdıklarıyla tutmuyor.


Bence bu kartın yollandığından Donald Trump'ın haberi yok. Üstelik yazdıkları bizim eyalete de uymuyor. ''Hasta çocukları evde tutun,'' demiş. Okullar kapalı; hasta, sağlıklı bütün çocuklar evde. ''Barlara, lokantalara gitmeyin, eve sipariş verin,'' demiş. E hepsi kapalı burada. Değil 10 kişi, iki kişi bir araya gelemiyoruz 15 gündür.

Bu kartın Mart sonunda değil, Ocak sonunda gönderilmesi gerekiyordu. Bu örnekte geç olsun, güç olmasın denmiyor.

Kaç gündür tuvalet kâğıdına bu kadar laf ettim, sonunda geri tepecekti tabii. Hong Kong'lular evde kolayca yapılacak bir maske tarifi vermişler. Video ile de anlatmışlar. Üstelik mukavva kullanılmıyor ve yapılmışı var denmiyor!

Malzemeye bir bakın; ne avokado yağı var, ne chia tohumu. Gerekenler poşet dosya, delgeç, kâğıt havlu, selpak, lastik. Tarif gibi tarif! 80'lerde çocuk olanlar beğensin diyeceğim, ama o zamanlarda kâğıt havlu yoktu. Olsun, ben beğendim.

Sabah: Okul olmamasının mutluluğuyla kalkış, alışılmışın dışında bir temizlik seansı,
Öğle: Tabii ki koyu yeşil sebze yemeği (ya ne olacağıdı?)

Günün güzel olayı: Öğleden sonra dışarı çıkış.

Bugün evde kalışımızın 16. gününü kutlamak amacıyla ailece arabaya bindik. Arada mebzul mesafe bırakmak kaydıyla parklarda yürüyüş yapmaya izin var. 5 kilometrelik sahil şeridine sahip bir parka gittik, yürüdük.  Güneş yüzünü hiç göstermedi, hava 12 derece idi. Olsun, benim dilimdeki şarkı

ni la bombe atomique

un Coronavirutique

umudum yarınlarda, sahildeyim.


27.3.20

Zombie'lere boş değilim



Hayal bile etmediğimiz bir noktadayız. Marketlerde tuvalet kâğıdı raflarının boş olması, tamam. Şakasını yaparız, sonra da tüketim kültürü, stokçuluk der geçeriz, ama Amazon'da portatif 'bidet'lerin kalmaması?? Bunu isimlerini vermeden yazan iki Amerikalı akademisyenin blogundan öğrenmem?? Yazı konusunun tuvalet kâğıdı yerine ''family cloth'' yani bez kullanılması olması... İşte bunlar hep  kıyamet alameti! Zombie göreceğime belki inanırdım da, Amazon'da portatif taharet düzeneğinin yok satacağına asla.

Günün güzel olayı: Tabii ki elmalı turta. Ayrıca Amerika'nın öbür ucundan iki, dünyanın öbür ucundan (Türkiye'den bile uzak) bir arkadaşla internette gün yapmak. Çocukken salondan gelen kahkahaları dinleyip gün yemeklerinden götürdüğüm eski günleri hatırlayıp, şimdi aynı kahkahaları atmak. Hem de hafta için mesai saatinde.

Pek de güzel olmayan şey: Cuma akşamı çalışmak.






26.3.20

Altı kaval üstü şeşhane



Sabah:
Dakka bir gol bir. Okulların tatil değil, kapalı olduğunu saat 7:55'te çalarak hatırlattı. Çünkü 8:00'da netten öğretmene bağlanılıp yoklama veriliyor! Ben bir Michelle Obama değilim ki 4:45'te kalkıp koşu bandına çıkayım, yahut yeni yetme 'influencer'lar gibi 5:30'da kalkıp hava aydınlanırken elimde kahve ile günlük yazıp düşüncelere dalayım? Allahtan üç numara, vazifesine sadık bir devlet memuru ciddiyetiyle gık demeden kalkıp, üç dakika içinde saçını şöyle bir düzeltip masa başına geçti. (Fırsatı kaçırmayıp altı kaval üstü şeşhane deyimini de bu vesileyle öğrettim, mutluyum.)

Ekranda da olsa bir öğretmen sureti gördüğüm anda sorumluluk üstümden kalktı. Yanlış olduğunu düşünsem bile, uzmanlık, yaşadığım zamanların kabul görmüş doğrusudur. Bu zor zamanlarda hiiiç felsefî tartışmalara da giremem. İşi uzmanına bırak gitsin. Herkes işini yapsın, ne güzel. Ben hariç. Ben yapamıyorum çünkü.

Öğle yemeği: Koyu yeşil sebze potpurisi. Kavrulmuşu, haşlanmışı... Hayatınız alt üst olduysa, sizin için önemli olan bir şeyi sabit tutun, ona tutunun diyorlar ya, neden o bizde koyu yeşil sebze oldu, bilemiyorum. Muzlu rulo pasta falan da olabilirdi?


İkindi saatleri: Serin havada, parçalı bulutlu gükyüzünün altında, bahar dallarının arasında iç açan harika bir yürüyüş, hayattan konuşmak, kahkahalar.

Akşam: Gündüz yapılamayan işler için masa başına geçiş ve kapanış.



Günün güzel olayı: Ödev. Neden? Çünkü iki numaraya verilen ödev elmalı turta yapmaktı. 10 puan, 10 puan, 10 puan. Afiyetle yedik. Bir tane daha ısmarladık.



25.3.20

Sıtkım sıyrıldı

Sabah bir numaranın canı waffle istedi. Sağından solundan (tabii ki koyu yeşil) sebze sarkan dolu tezgâhın bir kıyısında waffle hamuru karıştırmaya yeltenip bütün hamuru (vıccık vıccık) yere döktü. Günün en önemli olayı bu oldu. Elbette bu olayı olduğu gibi bırakmadık. Nefesimizi alırken fısıldayarak söylenmeler, ''bırak! bırak! ben yaparım!''lardan ve dolap içlerine kadar akan hamuru bahane edip her yeri dip kıyı temizlikten sonra neden iyi bir takım olmamız gerektiği*, bir kişinin her şeye yetişmesinin mümkün olmadığı ve birbirimizin eksiklerini tamamlamamız gerektiği konusunda karşılıklı nutuklarımızı attık.

Çalışmaya oturanlara bir ve iki numaralar sıklıkla varlıklarını hatırlattılar. İş yalan oldu. Haftada belki bir tane eposta aldığım şahıstan günde beş tane ''nasılsınız, iyi misiniz, işinizi iyi yapmanız için bu kaynak da var'' mealinde epostalar almaya devam ediyorum. Adamı bloklamama az kaldı.

Mutad yürüyüşümüzü gerçekleştirdik. Bizim buralarda iki tip yürüyen var. Birinci grup Corona'dan bîhabermiş gibi yüzüne baka baka üstüne yürüyor (bu yolların kralı tavrına birazdan değineceğim). İkinci grup 2 metre kuralına uymak için sağa sola kayıyor, ama bunu yapınca seni rencide ettiğini düşünüp içten bir gülümseme ile ''garip zamanlar'', ''ne olacak bu halimiz'' ''ya işte n'aparsın?'' gibi cümleler kurarak geçip gidiyor.

Bir de koşanlar var; onlar ayrı bir cins olarak kategorize edilmeli. Sporumu yaparım, corona beni durduramaz...peki. Hızımı kesemem kalp atışım düşüyor... tamam. Ama niye üstüme doğru koşuyorsun? Kaldırımı paylaşacağız? Haldır haldır geliyorsun da beni böcek gibi ezemeyeceğine göre? Neyse ki bu insanları hiç bilmedikleri görmedikleri Türk usulü sıyrılma taktiği ile madara ediyorum. Yani düz giderken tam yanına geldiğimde birden 75 ilâ 90 derecelik bir dik açıyla yanından sıyrılıyorum. İstisnasız hepsi tökezliyor.

Amerikalı sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyor. Önüne biri çıkarsa en horoz olan yolu kapar, diğeri durur bekler. Kazanan horozda yıllardır gözlemlediğim hareket şudur: Çene yukarda, boyun iyice uzar, omuzlar hafif arkaya atılır, göğüs genişletilir. Gözler karşıdan gelene değil, arkasındaki boşluğa bakar. Kişi, varsa yanındakiyle konuşur. Dinleyen değil, konuşan olmak lazımdır, çünkü dinleyen edilgendir, dolayısıyla yol veren olmak kaderidir. Konuşurken nefes ayarı iyi yapılır ve asla cümle bölünmez. Karşıdan gelen bir hiçtir, yoktur öyle biri. Gaz ve toz bulutudur. Yok sayınca üstüne yürümek kolaydır.

Ben de sıyrılıveriyorum.



* Ama bak, Oblivion'daki gibi değil. ''-Are you a good team?'' ''-F.ck you Sally!''




24.3.20

Koronam kor*

Kanatlı Kedi'nin davetine katılıp bloga bir üfledim.

Bugün 24 Mart 2020. Demirbank iyi günler diler. Dünyayı her anlamda geriden takip ettiğimiz için ben bu yazıyı yayınladığımda Türkiye'de 25 Mart olmuş, challenge resmen başlamış olacak.

Bugün yaşadığım yerde 'shelter-in-place' denen, sokağa çıkma yasağının yumuşak versiyonunun 9uncu, benim bunu uygulayışımın ise 12inci günü.

Bakkala (yani market alışverişine) gideli 8 gün, manava gideli 1 gün oldu. Dolayısıyla raflarda tuvalet kâğıdı var mı, yok mu, güncel bilgiye sahip değilim. Fakat manavda sebze meyve boldu. Kapıya bir adam dikmişlerdi. İçeriye çok insan girmesin diye kontrol ediyordu. Kasanın önünde de arada 2 metre mesafe bıraktırıyorlardı. (Ama sırada bekleyenler buna riayet etmiyordu, o ayrı.)

Dışarda maskeliler, maskesizler, eldivenliler, eldivensizler, hem maskeli hem eldivenliler var. Trafik inim inim inletirdi, şimdi yollar boş. Günün değişen saatlerinde yürüyüşe çıkanlar oluyor. Parklarda tek tük çocuklarını oynatanlar var. İşyerleri, okullar, lokantalar, kurslar vs. her yer kapalı. Lokantalar siparişleri ancak eve teslim edebiliyor.

Her gün yürüyüşe çıkıyorum. Bahar her şeye rağmen çıldırtıcı güzellikte kendini gösteriyor. Zaten evden çalıştığım için düzenim değişmedi. Nitekim biz Zoom'u cool olmadan önce kullanıyorduk. Tabii gündüz evde bulunan ahalinin sayısı birden artınca işim sekteye uğruyor, ama idare ediyorum.

Son bir hafta on günde olan güzel şeyler: Kimse bir yere yetişmek zorunda olmadığı için sabahın köründe kalkmak zorunda değilim. Koyu yeşil sebze tüketimi arttı. Okuduğum binikiyüzküsür sayfalık romanı bitirdim.

Pek de güzel olmayan şeyler: Günde altı yedi saat yalnız kalırken 24 saat dip dibelik. Yemeğe  dışarıya çıkalım diyememek.



*Başlık, yıllar önce Aşkım Nur Yengim* ile Harun Kolçak'ın birlikte yaptıkları düete atıftır. Yani birarada olabilmek ne mümkün, bir arada kalabilmek imkânsız... sonradan kor.