27.1.21

Aşı verileri

 Bir de 'microblog' deneyelim.

Amerika'nın bir özelliği de çoğu şeyi ayan beyan yapmasıdır. Bunu, benim incelediğim zaman aralığında, en çok silahlanma konusunda gördüm. Soğuk Savaş sırasında ilk zamanlar Sovyetler Birliği'nin (tabii ki !tabii ki!) yalan söylemesine ve kandırıkçılık yapma☺ kabiliyetine şaşırıyorlarmış. 

Elbette Amerika'nın devlet sırları var, fakat çoğu belge belli bir süre sonra açıklanır.  Başkanlık belgeleri gibi daimi tarihi değeri olanlar hariç hemen hepsinin 25 yıl sonra otomatik olarak gizlilik derecesi kaldırılır. Meraklıları detayları Adalet bakanlığı sitesinde bulabilir. Türkiye'yi sormayın, bilmiyorum. Çok şey değişti😔

Bir dönemin baş rol oyuncuları. Sevgimiz, saygımız baki.

Salgın sırasında da Amerika genelde açık ve dürüst davrandı diyebiliriz. Geçen yılki siyasî çatışmaları bir tarafa bırakırsak, ülkenin uluslararası imajını zedeleyeceğini, içerde devletin gücüne halel getireceğini bildikleri halde geleneksel yaklaşımı devam ettirdiler ve bulaşma oranlarını çatır çatır açıkladılar. Aşı konusunda da aynı şeyi yapıyorlar: 

1990'larda CDC ve FDA tarafından ortaklaşa yönetilen Aşıya Tepki İhbar Şebekesi olarak çevirebileceğim (Vaccine Adverse Event Report System - VAERS) bir erken uyarı sistemi kurmuşlar. İsteyen hazırlanmış tablolara haritalara bakabiliyor, isteyen ham veriyi indiriyor. 

Verileri bilim adamlarına araştırmacılara insanlık namına sunuyorlar. Peki biz sıradan vatandaşların ne işine yarayacak? Maalesef bazı iflah olmaz gerizekâlılar önüne gelen her şeyi üç like için dünyaya yaydığından, artık hepimiz birer epidemiyolog, immunolog, veri analizcisi olmak zorunda kaldık. Önümüze gelen haberleri ve yorumları teyit etmek için bu kaynaklara ihtiyacımız var.   

Pek de mikro olmadı, idare edin.

26.1.21

"It is wonderful how much news there is when people write every other day;  if they wait for a month there is nothing that seems worth telling."
                                                                            Penny Plain, O.Douglas


O. Douglas amca (ya da Anna hanım diyelim) böyle demiş ama her şeyi yazınca da olmuyor. 

Ben blogu çektiğim cici fotoğraflarla beziyorum ama neye yarar?

Beş gün önce buranın polisi, bir adamın karakola gelip cinayet işlediğini itiraf edip teslim olduğunu, adamı hemen tutuklayıp eve polis yollandığını ve maalesef adamın eşiyle 6. sınıf öğrencisi kızının cansız vücutlarını bulduklarını açıkladı. 

Cinayet, kamuoyuna açıklanmasından bir gün önce, oturduğumuz yerin iki sokak altındaki bir evde işlenmiş. Katil yazılım mühendisi, karısı okulda davranış terapisti, kızı da ortaokula yeni başlamış bir çocuk. Aile, buranin sakinlerinin çoğu gibi göçmen. Polis açıklamada annenin adını yazıp kızın adını gizledi. Tabii yazmama gerek yok, çıkan haberlerde de küçük kızın adı yer almadı. 

Toplumu yaralayan felaketlerde okuldan velilere destek verici ve yönlendirici mahiyette mektuplar gönderiliyor. Daha önce kongre binasında baskın olduğunda da olayın ertesi günü okuldan konuyu çocuklarla nasıl konuşmak gerektiğini açıklayan, demokrasi ve değerlere vurgu yapan bir eposta, ihtiyaç halinde başvurulabilecek kaynakların listesiyle birlikte yollanmıştı. 

Bu tip haberler öğrencilerin arasında saatte 300 km hızla yayılıyor. Dolayısıyla okul yönetimi aileleri hazırlamak için çabuk davranmak zorunda. Polisin okulla irtibata geçmesinden cinayeti kamuoyuna bildirmesine kadar geçen kısa sürede, okul müdürü kayıp haberini veren ve psikolojik desteğe ihtiyacı olan velilere, öğrencilere ve çalışanlara okulun destek sağlayacağını bildiren bir eposta gönderdi.

Ertesi gün okuldan müdürün imzasıyla bir eposta daha geldi. Kaybettiğimiz öğrenciyi anmak isteyenlerin sokağa bakan pencerede bir mum yakabileceklerini, yanına bir oyunca ayı ve kızcağıza yazılmış bir not koyabilecekleri yazıyordu. Çocukların üzüntülerini farklı şekillerde yaşayıp farklı davranışlarla gösterebileceklerini, konuşmak isteyenler için okuldaki rehberlerin hazır olduğunu tekrar tekrar belirtildi. 

Salgın boyunca zaten dehşet boyutlarda olan ev içi şiddetin iyice arttığı (ABD, Türkiye) hepimizin malûmu. Zavallı kadın, zavallı kızı. Bir aile yok oldu.

22.1.21

Dökülen inciler

İşin doğrusu şu ki, yaklaşık iki haftadır bulutların üstünde gibiyim. Belki de 2020'nin bitişinden o kadar çok bahsedildi ki, normalde yeni yılın takvim değişikliği olduğunu düşünmeme rağmen bende değişik bir ruh hali yarattı. Elbette halimden şikayetçi değilim. Umarım yıl boyu devam eder. 

Dünyanın bu yakasında kış hâlâ yok. Gelmiyor. Evvelki gün sıcaklık 20 dereceydi. Dün gece biraz yağmur yağmış, ıslak asfaltı görünce eski bir dostu görmüş gibi sevindim. Ankara'dan gelen kar fotoğraflarına içimi çekerek baktım, doğu yakasındaki arkadaşlar da kar fotoğrafları yolladılar. Bizde ise mavi gökyüzünden başka bir şey yok. Durun nankörlüğü de karakter özelliklerime ekleyeyim. 

...

Herkes Bernie Sanders'ın eldivenlerinden bahsediyor ya, aslında bir de Kamala Harris'in incileri meselesi var. Şaşkınlıkla takip ediyorum. Demokratların bu tip yaklaşımlarını da çok ilginç buluyorum. 

Eşyaya bağlanan anlamların değişmesi kolay değil. Gel gör ki, artık durup değerledirmeye bile vaktimizin kalmadığı hızlı hayatımızda her şeyin hikâyesi yeniden, yeniden yazılıyor. Mücevherin siyasetteki anlamı da bundan nasibini alıyor demek ki. Bugüne kadar inci takmak, zarafet kadar muhafazakârlıkla de eş anlamlıydı. Amerika'da Cumhuriyetçi politikacıların eşleri genelde inci kolye (küpe, set vs.) ile boy gösterir. Hoş Jacqueline Kennedy'nin üç sıra kolyesi başta olmak üzere boynundan çıkarmadığı incileri de hemen akla gelmiyor değil, ama inciyi onun tarzını tamamlayan bir aksesuar olarak görmeliyiz. Benim bahsettiğim  Baba Bush'un eşi Barbara'nın incileri gibi tek başına dikkat çekenler. İşin ilginci inci takan kadın tanımı liberallerin Cumhuriyetçi kadınları aşağılama aracıydı. Bir örnek bulayım derken 25 yıl öncesinden gelip karşıma çıkan cümle: "the women dressed in oatmeal-colored suits with latches of pearls at their throats, the men balding and sedate" (Yulaf (sarımtrak beyaz) renginde takımları ve boğazlarında dizi dizi incileriyle kadınlar, kellemiş ve uyuşuk erkekler). Bu yazıyı siyasete yakın olanların -bilmiyorlarsa- ilginç bulacaklarına eminim, çünkü yazı o zaman Cumhuriyetçi bir politikacının eşi olan -ve sonradan meşhur internet sitesi Huffington Post'u kuran- Arianna Huffington'la ilgili. Nereden nereye.  

Biraz zorlasak, şimdilerde modern kültüre ayak uydurmaya direnenlerin mücevheri bile diyebiliriz (bayağı zorladım, evet) Ama bu söylediğimin geçerli bir yanı da var. İncilerini kavramak (pearl clutching) son zamanlarda feminist hareketin etkisiyle sıklıkla kullanılan alçaltıcı bir sıfat/fiil haline de gelmişti. Beyoğlu'na kravatla inenlerin döpiyesli eşlerinin sokakta öpüşenlere bakarken yaptığı bir hareket olarak düşünebilirsiniz. 

Kötü bir benzetmeydi.

Kamal Harris'in incileri üniverstedeki kulübüne bir selam olarak gösteriliyor. Bu üniversite kulüplerine adlarını Yunan alfabesinden aldıkları için kısaca Greeks diyorlar. Harris'in klübü (Alfa, Kappa, Alfa - AKA)'in üyelik aidatının çok olduğunu zannetmiyorum ama dudak uçurtan üyelik aidatları olan klüpler var. 

Velhasıl, her yer gibi Amerika da değişiyor demek isterdim. Ama Garp cephesinde değişen bir şey yok


6.1.21

Capitol'un işgâli


Anlatmaya gerek yok, görüyorsunuz.


Embed from Getty Images





31.12.20

"Yeni yılınızı kutlar, sağlık, mutluluk, huzur dolu bir yıl temenni ederim."

1 saat sonra yeni yıla gireceğiz. Yılbaşlarını vur patlasın çal oynasın şeklinde geçiren biri olmadım, ama bu yılbaşı da bir kaç farkla iyice çocukluğumdakilere benzedi. Evdeyim. Dışarda ayaz, soğuk, kar -ve eskinin hava kirliliği- yok. Evde kuruyemiş kokusu portakal kokusuna karışmış. Sokaklar boş, trafik neredeyse yok. Yeni demlediğim çayla saatin 12'yi vurmasını bekliyorum. İki haftadır tebrik kartlarım posta kutusuna düştü, koltuğun arkasına dizdim. Benim yolladıklarım da ulaşmaya başlamış. Amerika'daki adreslere çoktan gitti. Türkiye'de büyük şehirlere yeni varıyor. Geçmiş yıllarda Aralık ortasında yolladığım kartı Şubat ortasında alan oluyordu. Bakalım bu sene nasıl olacak? İşin komik tarafı, kartı alanlar mesaj atıp haber veriyorlar. Bazıları fotoğrafını çekip gönderiyor. Kendimden biliyorum. Elinde tutup yazılanları okumak kadar zevkli bir şey yok. 

Amerika'nın bir geleneğini yazıvereyim o zaman. Geçmişte nasılmış tam bilemiyorum ama Noel mektubu (annual Christmas letter) diye bir şey var. Aileler bütün bir yıl yaşadıkları olayları, gelişmeleri özetleyen bir mektup gönderiyorlarmış. Bana hâlâ bu şekilde mektup gönderen bir tanıdık var. Seyahatlerinden, doğum ölüm gibi olaylardan, varsa bir başarıdan bahsediyor. Şimdilerde bu mektuplar iyice kısalmış, kartın arkasına eklenen bir paragrafa sığdırılıyor. Bazıları hiçbir şey yazmıyor. 

Anladığım kadarıyla internetin hayata iyice yerleşmesiyle, tebrik kartları da fotoğraflı olarak toptan sipariş edilir olmuş. Şimdilerde gözlemlediğim kadarıyla Şükran günü civarında aile fotoğrafları çek(tir)iliyor. Bunlar Aralık başında basılıp Noel'den bir kaç gün önce adreslere ulaşacak şekilde postaya veriliyor. Şükran günü haftasında uyumlu renklerde giyinmiş ailelerin sonbahar renklerini yansıtan güzel mekânlarda profesyonel fotoğrafçılara poz verdiği çekimleri görmek son derece olağan. 

Gelen kartlardan bir kaçı

Bütün Amerika birbirine kart yollamıyor elbette. Görüntülü görüşmek varken kart atmak, teşbihte hata olmaz, streaming yerine plaktan müzik dinlemek gibi. Hepsinin tadı ayrı. 

...

Yeni yıla girmemize az kaldı. Biraz sonra geri saymaya başlayacağım. Bu yılı sağlıklı (fiziksel ve akıl sağlığımı koruyarak) geçirdim. Ailemin arkadaşlarımın desteğini gördüm, onlara destek olmaya çalıştım. Uzakları yakın eden interneti bulan (DARPA sözüm sana:)), benim gözümde çamaşır, bulaşık makinelerini icat edenden daha muteber. Aşının 2021'i beklemeden geliştirilip üretime geçilmesi çok büyük bir sürpriz. Bana ümit verdi. 

Yeni yıldan ümitliyim. 

28.12.20

İyisiyle Kötüsüyle

Neredeyse bütün sene bütün dünya bir hayat hesaplaşmasına giriştiği için, herkes yorgun. Bloglarda bu yıl ne yaptım/seneye ne yapacağım yazıları neredeyse yok gibi.

Goodreads'te kendime biçtiğim kitap sayısına ulaşamadım. Şu 4 günde 7 kitap bitirmezsem başaracağım da yok. Düşününce, imkânsız da değil çünkü listede çitlembik polisiyeler var. Aslında hedefi tutturamamamın suçu bende değil. Listeme eklediğim kitapların bazıları sıkıcı çıktı. (Ne?? Eh, silmeden yazacağım diye yola çıkınca insan kendini böyle köşeye kıstırıyor, neyse çevireceğiz bir şekilde.) Ben onları okumaktan sıkılmadım yani, kitaplar sıkıcıydı. Neyse, mutad olduğu üzere bu yılki kitap sayısını gelecek yılın hedefi yapacağım. Yani seneye Allah kerim, kerimin kuyusu derin. 

...

Unutulmayacak anlardan biri, akşam üzeri parkta katlanır sandalyeye oturuyorken, kafasını uzatıp elimdeki sandvice bir göz atan şu arkadaşın yanımda belirdiği andı:

Kendisine bir isim veremeden kayboldu.

Kar yok, soğuk yok. Karlı yerlere gidemiyoruz. Hava sıcaklığı dışarda hâlâ 12-13 derecede seyrederken evde bir köşeye elyaf sayesinde kar yağdırdım. Ayrıca pencereyi bir kardan adam ile etrafına serpişmiş küçük kar topları yapıştırmak suretiyle ilkokul 3. sınıf usulü süsledim. Bir tek Hoşgeldin 2021 yazmadığım kaldı.  

Meraklıları bu küçük bibloları toplayıp bir kasaba yaratıyor. 

Dün hemen hemen hiç okumadığım bir köşe yazarının yazısını okudum. Hani şu her paragrafı bir cümle den ibaret olan ve arkasına muhakkak ya ünlem ya üç nokta koyup ''vurucu etkisini'' arttıran yazarlardan biri. Pek de meşhur, sevilir. Almanya'nın aşı takvimini açıklamış ve Türkiye ile mukayese etmiş. Yazı tarzını bir tarafa koyarsak, sağlık bakanlığının bütün nüfusu aşılama işini beceremeyeceğini açıkça göstermiş. Bilmediğimiz bir şey değildi ama bazen malumun ilâmı şart oluyor.  Çok üzücü, moral bozucu, kahredici bir durum. Ben bir birey olarak devletin beni, yani sıradan vatandaşını koruyamadığını ve hizmet veremediğini özel bir olayla daha önce tecrübe etmiştim, onun için bana sürpriz olmadı. Yine de insan daha iyisini istiyor, bekliyor. Bir Alman disiplini, planlaması beklemesek bile bir beklenti var. Twitterdan her gün sayı açıklamak iş değil... Amaan, bunlar hepinizin bildiği şeyler, artık konuşmaktan bıkmışsınızdır. Ama tam aşının gönderileceği zaman Türkiye'deki Uygurların Çin'e iadesi için bir anlaşmanın 4 günde hazırlandığını, Çin Meclisinde onaylandığını ve TBMM'de onaylanmak için beklediğini duyunca... Hayalkırıklığımı ve öfkemi tarif edecek kelime bulamıyorum. Meclis anlaşmayı onaylarsa o insanların akıbetinin ne olacağını hepimiz biliyoruz. 

Aşı işine dönecek olursak buradaki, yani Amerika'daki durumu düşündüm. Eğer schadenfreude kullandığınız bir savunma mekanizmasıysa, bilin ki burada da durum o kadar iç açıcı değil. Amerika bir prosedürler memleketidir. Bir iş yapılacaksa zamanın yüzde yetmişi planlama ile geçer, prosedürler yazılır, ondan sonra kalan yüzde otuzluk zamanda iş yapılır. Bunu en iyi karantina sırasında ilköğretim okullarının işleyişinde gördük. Daha önce de biraz yazmıştım herhalde. Mart'taki ilk kapanmada velilere ''çok bir şey beklemeyin, biz de öğrencilerden bir şey beklemiyoruz'' mealinde bir şeyler söylediler. Bazı okullar karnelere not yerine pass/fail yani geçti/kaldı girişi yaptılar. Sonra okulların güzün açılmayacağı kesinleşince bütün yazı dönemi planlayarak geçirdiler. Hatta planları yetiştiremedikleri içini ilk hafta da boş geçti. Ama sonrasında sıfırdan oluşturdukları prosedürleri harfi harfine uygulayarak bir sömestreyi tamamladılar. Yarın öbürgün böyle bir krizle karşı karşıya gelirlerse bu yarattıkları prosedürleri kullanarak yeni sistemler inşa edecekler. Amerikan aklı böyle çalışıyor.

İyi hoş da, -ismi lazım değil- şimdiki başkan, teamüllerle yürüyen devir teslim sistemini allak bullak ettiği için devlet kurumlarının işleyişi sekteye uğradı. Her şey gecikiyor. Normalde alt kurumlarda yeni döneme geçiş işlemlerinin çoktan başlamış olması lazımdı. En son arkadaş Kongrenin zor bela çıkardığı kanunu imzalamayacağım diye 2 gün direttiği için halka yapılan 600 dolarlık yardım tehlikeye girmişti. (Sonunda imzaladı.) 9 aydır sağlık sisteminin çarpıklığı altında ezilmiş insanlar, artık sosyal devleti aşağılayıp gururla ''bizim ülkemiz welfare state değil'' diyemiyorlar. Sosyal devletlerin kendi vatandaşlarına verdikleri hizmeti görüp, kendilerinin zengin devletin fakir halkı olduklarını anlamak ağır geldi. Fakir derken maddî anlamda değil de, aldığı hizmet açısından fakir demek istiyorum. 

Neyse, 23 gün sonra mevcut başkanın esamesi okunmayacak. Amerikalı eski başkanları aynı yukardaki biblo gibi, önemli günlerde görmeyi sever, yoksa unutur gider.

Madem bu postu yazdım, kendime tatil vereyim, gidip biraz TRT'nin yılbaşı programlarında gezinip anılar denizinde mutlu mesut boğulayım.

10.9.20

Dekadlar

Yazıya bu başlığı koydum, çünkü hiç ortodoks değil.

Decade'in Türkçe'de karşılığı her nedense yok. Miktar için deste var meselâ. Belki de mal (çokluğu) zamandan önemli. 

Takip ettiğim bir İngilizce blog hayatını on yıllara bölüp o yıl nerede ne yaptığını yazmış. Hoşuma gitti, ben de deneyeyim dedim. İlgi çekici bulursanız siz de bir deneyin. 


Kırk yıl önce

İlkokuldayım. Tek derdim, okuldan sonra dışarda ne kadar oynayabileceğim. Hava kararınca eve giriliyor.  O zaman önlük yok, lacivert forma giyiyoruz. Siyah önlük son sınıftayken mecbur kılındı, ailelere bir yıl için masraf olmasın diye bizi muaf tutmuşlardı. O zamanlar kolejler ara sınıfa imtihanla öğrenci alırdı. Arkadaşlarımdan ayrılmamak için test sorularını rastgele işaretledim. Kendi seçimimle okuduğum ilk yıl. İyi bir seçimdi. 


Buna benzer, kemersiz bir formaydı.


Otuz yıl önce

Liseden mezun oldum. Yılın ilk yarısı üniversite imtihanı stresi ile boğuştum. Yaz mevsimi bir yeri kazanmanın rehaveti ile mükemmel geçti. Son çeyrek kayıt, ulaşım, yani bir ton bürokrasi, sonra kitaplar, dersler içinde boğulduğum bir yıldı. Yine kendi seçimimle okuduğum bir yıl. Başlar başlamaz seçimimden pişman oldum. Yine de bölümü bitirdim ve ne yalan söyleyeyin, sonrasında yararını gördüğüm oldu. Yine de iyi bir seçim değildi. 

Yirmi yıl önce

Hayatımı toptan değiştirdim. Bu değişikliklerden bir tanesini yazayım. Amerika'ya geldim (ve kaldım). Geldiğimin ilk günü kaldığım yerden metroyla şehir merkezine gittim ve metrodan çıkar çıkmaz aşağıdaki fotoğrafı çektim. Son yirmi yılın ilk fotoğrafı. Sonraki günlerde sokaklarda gezerken hiç yabancılık çekmediğimi farkettim. Eh, televizyon çocuğuyuz, o kadar filmi boşuna mı seyrettik? Ayrıca Amerika'da da, bizde ve eski Sovyetlerde olduğu gibi, bütün şehirlerde aynı sokak adları var. 

Metrodan sokağa çıkar çıkmaz gördüğüm Amerika


Bu da çektiğim ikinci fotoğraf. Biraz algıda seçicilik var elbette. Clinton'ın ikinci dönemi bitiyor. Seçim yaklaşmış. Sonraki 5 yıl çalıştığım işler hep yerel ve uluslararası siyasetle ilgili oldu. 

Soldaki Bush, sağdaki Al Gore. 

On yıl önce

Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşıyorum. Abarttım, o kadar değil elbette. Köy değil, kasaba değil sonuçta, bir şehir. McD gibi 3-5 fast food zinciri dışında bir tane lokanta var. Hakkını yemeyeyim, şehrin kütüphanesi tek kelimeyle mükemmel. İşsizim. Medeniyet (lokantalar, kafeler, birden fazla müze, sinema, tiyatro, hatta üniversite kampüsü olan küçük sayılacak bir şehir) 45 dakika uzaklıkta. Kış, koca otobanı trafiğe kapatacak kadar sert geçiyor. Mount Rushmore'a gittim. Siouxların elinden zorla alınmış topraklardaki kutsal sayılan dağa kazınmış heykeli yakından gördüm. Crazy Horse* anıtına da gittim. Crazy Horse Lakota kabilesinden. TRT'de Pazar günleri Kızılderili-kovboy filmlerini seyredenler parmak kaldırsın. O filmlerdeki Cheyenneler, Siouxlar da bu civarın çocukları. 

Washington, Jefferson, Rossevelt ve Lincoln



              Bir gün atının üstünde kabilesinin topraklarını işaret edecek olan Crazy Horse    


Şimdi

Şartları iyi bir işim var. Burayla beraber Amerika'nın dört tarafında da (doğu, kuzey, güney, batı) yaşamış oldum. Pek çok saksı çiçeğim var. Denizin bütün cazibesine rağmen dört mevsimde yaşamayı özlediğim için mümkün olan ilk fırsatta (fırsat = yeni bir iş imkânı) mevsimleri çocukluğumun Ankarasındaki gibi olan (yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve yağışlı, mümkünse üçer aydan uzun sürmesin) bir yere taşınmayı düşlüyorum. Tabii bu yılı kafamıza kazıyacak COVID'i unutmayalım. 

İlk yirmi yıl santim kıpırdamamışken son yirmi yılda yetmişbin kere ev değiştirdim. Bu mimi iki yıl sonra yapsam neler değişmiş olurdu? Geriye bakınca doğumumdan itibaren beş yıllık ve yirmi yıllık dönemler görüyorum. Özellikle beş yıllıklardaki dönemeçler çok belirgin. 

Üniversite yıllarındaki bir altı ay hariç evcil hayvanım olmadı. Her evimde bir kılıç çiçeği oldu. Zoolojiye değil botaniğe meyilliyim. :) 

Güzel oldu bu. 10 yıl sonra yine denesem mi? Amaaan, geçmişe bak, bak, ne olacak? Bir Türk büyüğünün dediği gibi "something happened everything is something happened. But anyway, now is in the tabelæ. We have to see the situation.... I don't want to see the back, I want to see the front."




* Kızılderili isimlerini İngilizce okuyunca ne kadar saçma geliyor, değil mi? Halbuki Türkçeleri son derece akla yakın. Meselâ Crazy Horse'u çevirince Çılgın At oluyor, halbuki aslı Çılgın Atlı - His Horse Is Crazy (yani atı çılgınmış, kendisi değil).  Kevin Costner'ın meşhur filmi Dances With the Wolves da başka bir örnek: Kurtlarla Koşan. Kızılderililerde de Dede Korkut hikâyelerindeki gibi -ama çoğu zaman sıfat-fiillerle- isimlendirme geleneği var. İsmini karakterin oluşunca bir özelliğin veya önemli bir davranışınla kendin belirliyorsun. 




9.9.20

Seneye denizler ne renk olacak?

Hava karardı, kendime geldim.


Dün ertesi gün planlarımı yapmış ve bu sabah güzel bir uykudan sonra vakitlice kalkmıştım. Gözümü açtım, dışarda tan ağarıyor gibi bir hava. Pencereden gözüken gökyüzü gündoğumuna benzer bir turuncu halinde odaya sızıyor. Garip, o kadar da erken kalkmadım halbuki. Son haftalardaki yangınlar yüzünden olduğunu düşündüm ve evi havalandırmakta tereddüt ettim, yoğun bir duman kokusu olacağını düşündüm. Pencereyi araladım, güzel, serin, taze bir sabah. Turunculuk olmasa, nihayet sıcaklardan kurtulduk diye sevineceğim. Çünkü 3 gün önce 41 derece ile rekor kırdık galiba. Los Angeles tarafları da 49.4 dereceyi görmüş. 

Kalktık, güne başladık ama güneş doğmadı. Havanın sabahları bulutlu olmasına alışığız. Genelde sabah 9,5 10 civarında bulutlar incelir, gökyüzü masmavi ortaya çıkar. Kaliforniya mavisi belki bir Ege mavisi değil, fakat yine de çok güzel. Eyaletin iki resmî renginden biri. (Diğeri tabii ki hücum edilen altının rengi.) Bugün o maviyi hiç görmedik.

Onun yerine koyu, kalın, ağır, turuncumsu-gri bir bulut katmanı üstümüze örtülmüş vaziyette günü geçirdik. En son ne zaman bu kadar huzursuz hissettiğimi hatırlamıyorum. Ne çalışabildim, ne dinlenebildim... Ne oturabildim, ne kalkabildim... Dünyada değil gibiydim. Memleket değiştirdik tamam da gezegen...? 

Korkunç bir gündü. 

Pencereden görünen

Mars'ta geçen bilumum filmleri hatırladık tabii. Pencerenin dışı, önceden güldüğümüz filmlerdeki gökyüzüyle aynı renkte olunca espriler soğuyup katılaştı. Biz Mars'a gitmeden Mars bize geldi falan... Böööğğ.

Neyse. Hava karardı, kendime geldim. Bir çay demledim, oh. Ne bu yahu, yeni normal, yeni normal üstüne... Teker teker gelin.

İlk şoku atlattık artık. Turuncu, muruncu, yarın yeni bir gün. 



Bu arada 2021 Pantone - yılın rengi: Aqua. 




21.8.20

Kızıl

Burası hakikaten güzel bir yer.

Bir kere iklimi yumuşak. Yılın dörtte üçü bahar, dörtte biri yaz. Hava sıcaklığı düşse düşse en fazla 3 gün sıfırına altına düşüyor.

Etrafımız ormanlarla dolu. Sekoyalar, redwoodlar... Biraz içerlerde neredeyse 650 km uzunluğunda Sierra Nevada sıradağları. İç tarafta Lake Tahoe, kuzeyde şarap bağları, beri tarafta San Francisco. 

Geçen seneden önceki 4 yıl kuraklıkta yaşadık. Doğma büyüme buralı olan birisi eskiden kışın yağmurun bir başladı mı 3 ay durmadığını söylemişti de inanamamıştım. E tabii, o redwoodlar başka türlü nasıl büyür? O yağmurların yarattığı güzelliğin kaymağını yiyoruz. Ama ne zamana kadar?

Duymuşsunuzdur, yangınlar yine başladı. Bir haftadır aşırı sıcaklarla boğuşuyorduk zaten. Havadaki elektrik yıldırım halinde inmeye başladı. O yıldırımlarla da yangınlar başladı ve söndürülemiyor. 3-5 değil, 11.000 yıldırımdan bahsediyorum. 

Bu felaketin yarattığı korkuyu, çaresizliği ama aynı zamanda güzelliği görmek isterseniz Alan Taylor'ın The Atlantic'in bünyesinde hazırladığı fotoğraf albümüne bakabilirsiniz. 


Çarşamba sabahı bizim burada güneş böyle doğdu. Arkasındaki o tatlı mavimsi gökyüzü uzaktaki yangının bize uzanan isi, dumanı. Havada kesif bir koku var. Dışarda çok kalınca boğazım yanıyor. 

Yağmurdan kaçarken doluya, virüsten kaçarken yangına...




20.8.20

Kalk artık sabah oldu, her taraf sesle doldu.


Burada okullar açıldı. 


Hissiyatım

Çalışkan bir öğrenci değildim ben. İlkokuldayken seviyordum ama büyüdükçe okulda geçen saatlerin harcandığına inandım. Nefret etmezdim de, gitmemeyi gitmeye tercih ederdim. Nasıl olursa olsun, okulun açılması hoşuma gitmez. Onun için konuyu başka açıdan ele alacağım.

Bildiğiniz gibi, bizdeki eğitim sisteminin idarî kısmı Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı birimlerin olduğu hiyerarşik bir yapı. Bakanlık altında daire başkanlıkları ve müdürlükler var. Ankara'da büyüyen çocukların pek de yabancı olmadığı makamlardır bunlar. Millî Eğitim Bakanlığı Kızılay'da, Çankaya, Oran, Dikmen, Bahçeli, Balgat dolmuşlarının kalktığı Güvenpark'ın oradadır. Şimdi Ziya Selçuk'un makamı nerededir, bilemiyorum. Neyse, eğitim sistemimizin o idarî kısmına vâkıftım biraz, buradaki sisteme bakışım da mecburen karşılaştırmalı oluyor. Onun için böyle bir giriş yaptım.

Burada okullar School District denilen bir kurumların yetkisi altında. Meselâ bizim birleşik (Unified) okul bölgesinde yirmi kadar ilkokul ile altı ortaokul var. Liseler ise ayrı bir okul bölgesi altında idare ediliyor. Bunların bizdeki ilçe milli eğitime denk geldiğini söylesem yanlış olmaz zannediyorum ki zaten bu zamana kadar burada hep o şekilde yazdım. Bir de bu kurumun başında Superintendent denen birisi var. Türkçesi komiser oluyor. Hatta başkomiser:)

Salgın çıkıp da federal hükümet eyaletlere her koyun kendi bacağından asılsın deyince, yerel yönetimler bir bocaladı. Öyleydi böyleydi derken, yerel sağlık kurumu... bir dakika burada da bir ara verip county'lerden bahsedeceğim. O da bir yerel idari bölge, bizdeki Vilayete benzer ama değil...Üstelik demin söz ettiğim eğitim sistemindeki bölünmeyle coğrafi olarak aynı olmayabiliyor....Galiba.. Gündelik işlerden bahederken, federal bir devletle üniter bir devletin kamu yönetimlerini karşılaştırmak çok zor geliyor, onun için lütfen hatalarım varsa hoşgörün.

Konumuza dönelim. Vaşington'dan beklediklerini bulamayan yerel idare kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. İşte o zaman buradaki İl Sağlık Müdürlüğü bizim bölgemizdeki herkes evde kalacak diye karar çıkardı, İl Sağlık Müdürlüğü'nün kararı, diğer devlet kurumlarını da bağladığı için, okullar yıl ortasında kapandı, online eğitime geçtik.

Bütün yaz, bizim Birleşik Okul Bölgesi idare kurulu çalıştı, okulların ne şekilde açılacağını planladı.  Ne olacağı belliydi zaten. Ayda bir gönderilen epostalarda da başında beri online açılmasının yüksek ihtimal olduğu yazılmıştı. Okul açılmadan 10 gün önce mesajlar sıklaşmaya başladı. Önce komiserden, sonra okul müdürlerinden, en sonunda da öğretmenlerden mesajlar yağdı. Her okul bölgesi farklı kararlar alabiliyor, birinin yaptığını öbürü yapmayabiliyor yahut yapamayabiliyor. Çünkü bütçedena ayrılan pay farklı, bölgenin nüfus yapısına göre okullara yapılan bağışlar çeşitlilik gösteriyor, vs. 

Bütçe, bağış, mali konulara girince şunu da yazayım; okullar ailesinin gelir seviyesi düşük olan ve yeterli beslenemeyen çocukları doyurur. Çocuk okula geldiğinde kahvaltısını yapabilir, bedelsiz öğle yemeği yer. Yazın da 18 yaşında küçük bütün çocuklar için belirlenen okullardan haftanın altı günü iki öğünlük yemek dağıtıldı.

Bu fotoğrafı çektiğimde çiçeğin adının Turk's Cap* olduğunu bilmiyordum.

Nihayet geçen hafta Perşembe günü okullar açıldı. Neden Perşembe? Sonra anlatırım. İlk iki gün tanışma, alışma, plan programı anlatma ile geçti. Bu hafta kitaplar dağıtıldı. Ciltli ders kitapları öğretim yılı boyunca ödünç veriliyor, sonra okula iade ediliyor. Fasikül olanlar öğrencide kalıyor. Durumu iyi olmayan aileler için dizüstü bilgisayar, ipad dağıtıldı. İnterneti olmayanlar için hotspot imkânı sağlandı.

O yanda bütün bunların hazırlığı yapılırken bu yanda veliler ne yapacaklarını tartıştılar. İnternet annelerinden gördüğüm kadarıyla Türkiye'ye de dakika sektirmeden ithal edilen 'pod'lar revaçta şimdi. Türkiye'de yeni bir şeymiş gibi pod mod deniyor da, bunun adı özel dersti. Öyle değil mi? Hatta ilkokul öğretmenleri Anadolu lisesi imtihanlarına hazırlık için üçerli dörderli gruplara ders verirdi (milattan öncesinden bahsediyorum elbette). Artık herkes tek başına mı ders alıyor? Ona hâlâ özel ders mi deniyor? 

Aaa bak unutmadan. Amerika'da dershaneler olduğunu duysanız şaşırmazsınız herhalde. Russian School of Math, Silvan en bilinenleri.

Ben hoppidi hoppidi yazıyorum, çünkü tuzum kuru. Burası dünyanın en eşitlikçi ülkesi olduğu için her yerde pod muhabbeti geçerken, aç kalmamak evinden atılmamak için çalışmak zorunda olan bazı anne babalar ise çocuklarını ihmal ettikleri gerekçesiyle dava ediliyorlar. 





Modernite falan diyoruz da ne biçim bir dünya yaratmışız yahu!

Nostalji saati




* Latince adı Malvavicus arboreus var. drummondii. 


9.8.20

İyi de ne yazayım?

Canımdan çok sevdiğim birisi şimdi burada olsa derdi ki, "İyi de ne demek? Cümleye öyle başlanmaz". Olmadığına göre bırak cümleye başlamayı, başlık bile atıyorum. Battı balık yan gider. 

Açtık sayfayı ama kafam bomboş. Lübnan'daki patlamayı değişik açılardan seyrettim. Kaçarı yok.  Eskiden olsa patlama olduğunu öğrenir, sonrasında haberlerde enkaz görüntülerine, ağlayanlara bakıp üzülürdük. Şimdi o anda kaydedilmiş, turuncu alevlerin içinden geliveren infilâkı ve ardından beyaz bulutun bir rüzgâr dairesine dönüşüp önüne kattığı her şeyi ezip geçmesini tekrar tekrar gösteren ham videolarla sadece üzüntüyü değil, o anın korkusunu da yaşıyoruz. 

Lübnan'daki patlama oradaki salınımın yeni zirvesi. Bu salınımda sarkacın ipi kısa ve şiddeti fazla. Savaş üstüne savaş, patlama üstüne patlama. Amerika'da da böyle biri salınım var ama zor hissediyoruz, çünkü top ağır, ipi upuzun. The Atlantic'te okuduğum bir yazıda* (özellikle dördüncü paragraf) daha iyi gördüm. Bu analojiyi devam ettirirsem, yazının devamı da ülkenin bir uçtan öbür uca nasıl savrulduğunu anlatıyor. Her ülke gibi buranın da dengesi ivme değiştiğinde bozuluyor.

...

Dün sabah saat 10 civarında Arizona'daki bir arkadaşımla konuştum. "Kötü değil. Şimdi 37 derece. Ama geçenki gibi 46 derece olmayacakmış bugün," dedi bana. Tabii o Fahrenheit cinsinden söyledi, ben sizin için Celcius'a çevirdim. Buranın havası şurup gibi. Öğleden sonraları biraz bunaltıyor, ama sabah ve akşam serinliği o bunaltıyı unutturuyor. Arkadaşım sabah 5:30'da bile sıcaktan yürüyüşe çıkamadığını söyledi. 

Yarın virüsten korunmak için topyekün eve kapanışımızın 150nci günü olacak. Bu bölgede okullar 13 Ağustos'ta online olarak açılacak ve Ocak başına kadar bu şekilde devam edecek. Bu hesapla evde 301 gün kalacağız. Daha önce 3 ay nemden nefes alamadığım, 40 gün hiç güneş görmediğim, günün 24 saati rüzgâr esen, yılın 8 ayı hava sıcaklığının 30 derecenin üstünde olduğu yerlerde yaşadım. İlerde burayı da eve kapandığım yer olarak hatırlarım. 






* Yazı hakikaten güzel, okumanızı tavsiye ederim. Yazar bu salgını normal olarak kabul ettiğimiz şeylerin yarattığı bir felaket olarak tanımlamış. 

23.7.20

Yaşama sevinci

Haftada en az bir kere yazayım derken neredeyse ayda bire düştük (çıktık mı yoksa?) 

Dandik sitelerden birinde nereden uydurulduğu belli olmayan vıcık vıcık bir hikaye okumuştum. Bir varmış bir yokmuş. Yaşlı bir karı koca varmış. Karı, kocaya her kızdığında pirinç tanesini kutuya koyarmış da kutu dolmuş, falan filan. Sonunda pirinçleri dökmüşler, tabii mutlu son. 

Günleri o pirinç taneleri gibi biriktiriyorum. Yani benim hikâye de vıcık vıcık, ama orayı karıştırmayalım şimdi.  

Bildiğiniz gibi buradaki parklar çeşit çeşit. Federal devlete ait millî parklar var. Eyalet parkları var, County (ilin hallicesi olan bir yerel yönetim bölgesi) parkları var. Bunlar genelde hektarlarca büyüklükte. 1920-30'larda özellikle milli parklarla başlayıp yürüyüş için patikalar oluşturmuşlar. Sonra bu patikaları bir federal sistem içinde birleştirmişler. Park topraklarını federal ve eyalet güvencesi altına almışlar.  

Cheryl Strayed'in Wild adlı otobiyografisini okuyanlarınız ya da kitabın filmini seyredeniniz Pacific Crest Trail'e âşinadır. Batı kıyısında Amerika'yı boydan boya geçen bu binlerce kilometrelik uzunluktaki patikanın doğudaki muadili Appalachian Trail'dir. Bir de ortada Rocky Mountains'dan geçen Continental Divide var. Bu yolları yürümek için işini gücünü bırakıp bir buçuk-iki yılını ayıranlar oluyor.

Ben 5-10 kilometrelik patikalarla yetiniyorum. Genelde şehir gürültüsü duyulmaz, gününü ve saatini iyi ayarlarsanız az insan görürsünüz. Börtü böcek, kuşlar, tavşanlar, geyikler, tilkiler bir tarafa, bazı yerlerde dağ arslanıyla, hatta ayıyla karşılaşma ihtimali var. Benim payıma bunlar değilse bile şimdilik iki kere çıngıraklı yılan düştü. 

Kuzey Kaliforniya'nın büyülü doğası 


Bazı patikaları atlılarla paylaşıyoruz. Buralarda bastığın yere dikkat etmek lazım. 

Ormanda yürümek insanın içini kalbini çatlatacak kadar büyük bir sevinçle dolduruyor. Eteğimdeki pirinçleri döküveriyorum. 

29.6.20

Kitaplı mime devam


Leylak Dalı'nın yarattığı mime kaldığım yerden devam ediyorum. O ''pandemi, bulaş, maske, mesafe hepsinden bıktım'' diyor, onun için malum konuyu teğet geçiyorum. Halk kütüphanesinin uçsuz bucaksız gibi gelen rafları arasında gezinmeyi çok özledim.


6) Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?
Asıl kitaplığım Türkiye'de. Orada belirli bir düzenim yok. Boy sırasına göre dizerim. Aynı yayınevinden çıkmış serileri yan yana koymaya özen gösteririm. Karışık da olsa bütün kitapların yerini bilirim. Aradadım mı elimle koymuş gibi bulurum (çünkü elimle koydum). Amerika'daki kitaplığımda biraz düzen var diyebilirim, çünkü evdekilerle paylaşıyorum. 

7) İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?
İmzalı kitaplara çok önem vermem. Bunun sebebi küçüklüğümden beri öldükten sonra kkitaplarının sahafa ''düştüğünü'' duyduğum kitapseverlerin hikâyeleridir. Herkesin kütüphanesi kendine özeldir, eşinin, çocuklarının aynı sevgiyi duymalarını, aynı özeni göstermelerini bekleyemeyiz. Yine de ölenlerin adlarına imzalanmış kitapları sahaflarda görünce üzülüyorum. İmzalı kitapların ömrü bir insan ömrü kadar kısa. Çok meşhur yazarların imzaları yahut kitabı imzaladıkları meşhur kişiler ise koleksiyon değeri vardır elbette. Yazdıklarına bayılsam, hayran olsam bile tanımadığım bir insanın imza gününde kuyruğa girip 4,5 saniyede adımı söylemek ve onun kalın keçeli kalemle harolop şurulop bir şeyler yazması beni mutlu etmez. (Belki imza günleri böyle değildir, hiç gitmedim. Bendeki imajı bu)
Bütün bunları yazdıktan sonra tam tersi bir şey de eklemem lazım. Arkadaşlarımın yazdığı kitapları alıp kendilerine imzalatıyorum. Bunu onları tebrik ve taltif etmenin bir yolu olarak görüyorum. Demek ki benim için yazarı bizzat tanımak, onunla bir geçmişimin olması önemliymiş. Kuru imzayla bırakmıyorum tabii, kitapları okuyup görüşlerimi söylüyorum.

8) Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekânlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?
Açık kitaplık severim. Camekânlı kitaplık bana vitrin gibi geliyor. Kitapların tozunu almaktan erinmem, dokunmak, çıkarıp elime almak hoşuma gider. Kapaklı kitaplığı hiç istemem. Kitaplarıma bakarak düşünmeyi, her gözümü çevirdiğimde onları görmeyi seviyorum. 

9) Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?
Buna kesin bir cevap veremeyeceğim. Tek bir tane yok. Kitaba bir nesne olarak bakıyorsak, bendeki baskıları artık bulunmayanlar çok değerli. Ama ben kitabın içindekileri fiziksel varlığından ayrı tutuyorum. Bu yüzden nesne olarak sadece nadir bulunanlar değerli diyebilirim. Ancak babamın yazdığı kitapları bu işin dışında tuttuğumu da söylemem lazım. 

10) Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?
Henüz okumadığım kitapları ayrı bir yere koymam, neresi boşsa oraya sıkıştırırım. Böylece kütüphanem benim için bir define sandığı oluyor, ''kendime küçük sürprizler'' yapmış oluyorum. 

11) Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz.

Burada biraz hile yaptım çünkü kitaplığım iki ayrı bölümden oluşuyor. birinci bölümdeki kitap Çingiz Abdullayev'in Soyuqdan Dönməyən Casuslar isimli kitabı, ikinci bölümdeki ise Patrick Modiano'nun Babam ve Ben isimli çocuk kitabı.