29.6.20

Kitaplı mime devam


Leylak Dalı'nın yarattığı mime kaldığım yerden devam ediyorum. O ''pandemi, bulaş, maske, mesafe hepsinden bıktım'' diyor, onun için malum konuyu teğet geçiyorum. Halk kütüphanesinin uçsuz bucaksız gibi gelen rafları arasında gezinmeyi çok özledim.


6) Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?
Asıl kitaplığım Türkiye'de. Orada belirli bir düzenim yok. Boy sırasına göre dizerim. Aynı yayınevinden çıkmış serileri yan yana koymaya özen gösteririm. Karışık da olsa bütün kitapların yerini bilirim. Aradadım mı elimle koymuş gibi bulurum (çünkü elimle koydum). Amerika'daki kitaplığımda biraz düzen var diyebilirim, çünkü evdekilerle paylaşıyorum. 

7) İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?
İmzalı kitaplara çok önem vermem. Bunun sebebi küçüklüğümden beri öldükten sonra kkitaplarının sahafa ''düştüğünü'' duyduğum kitapseverlerin hikâyeleridir. Herkesin kütüphanesi kendine özeldir, eşinin, çocuklarının aynı sevgiyi duymalarını, aynı özeni göstermelerini bekleyemeyiz. Yine de ölenlerin adlarına imzalanmış kitapları sahaflarda görünce üzülüyorum. İmzalı kitapların ömrü bir insan ömrü kadar kısa. Çok meşhur yazarların imzaları yahut kitabı imzaladıkları meşhur kişiler ise koleksiyon değeri vardır elbette. Yazdıklarına bayılsam, hayran olsam bile tanımadığım bir insanın imza gününde kuyruğa girip 4,5 saniyede adımı söylemek ve onun kalın keçeli kalemle harolop şurulop bir şeyler yazması beni mutlu etmez. (Belki imza günleri böyle değildir, hiç gitmedim. Bendeki imajı bu)
Bütün bunları yazdıktan sonra tam tersi bir şey de eklemem lazım. Arkadaşlarımın yazdığı kitapları alıp kendilerine imzalatıyorum. Bunu onları tebrik ve taltif etmenin bir yolu olarak görüyorum. Demek ki benim için yazarı bizzat tanımak, onunla bir geçmişimin olması önemliymiş. Kuru imzayla bırakmıyorum tabii, kitapları okuyup görüşlerimi söylüyorum.

8) Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekânlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?
Açık kitaplık severim. Camekânlı kitaplık bana vitrin gibi geliyor. Kitapların tozunu almaktan erinmem, dokunmak, çıkarıp elime almak hoşuma gider. Kapaklı kitaplığı hiç istemem. Kitaplarıma bakarak düşünmeyi, her gözümü çevirdiğimde onları görmeyi seviyorum. 

9) Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?
Buna kesin bir cevap veremeyeceğim. Tek bir tane yok. Kitaba bir nesne olarak bakıyorsak, bendeki baskıları artık bulunmayanlar çok değerli. Ama ben kitabın içindekileri fiziksel varlığından ayrı tutuyorum. Bu yüzden nesne olarak sadece nadir bulunanlar değerli diyebilirim. Ancak babamın yazdığı kitapları bu işin dışında tuttuğumu da söylemem lazım. 

10) Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?
Henüz okumadığım kitapları ayrı bir yere koymam, neresi boşsa oraya sıkıştırırım. Böylece kütüphanem benim için bir define sandığı oluyor, ''kendime küçük sürprizler'' yapmış oluyorum. 

11) Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz.

Burada biraz hile yaptım çünkü kitaplığım iki ayrı bölümden oluşuyor. birinci bölümdeki kitap Çingiz Abdullayev'in Soyuqdan Dönməyən Casuslar isimli kitabı, ikinci bölümdeki ise Patrick Modiano'nun Babam ve Ben isimli çocuk kitabı. 








27.6.20

Kitaplı Mim

Ben de Leylak Dalı'nın başlattığı mime katılmak istiyorum. Soruları, hepsini şimdi cevaplayamayacağım için ikiye böldüm. 

1) Kitaplığınızın temelleri ne zaman atıldı, ilk kitaplığınız devam mı, yoksa yıllar içinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz? 
Baştan beri benim kendime ait bir kitaplığım olmadı. Okumayı öğrenmemden itibaren babamın kitaplığını karıştırmaya başlamıştım. Bana alınan çocuk kitapları da evimizdeki raflara yerleştirilirdi. Sonradan o kitapları birilerine verdiler sanırım. Onun için kitaplığımın temeli babamın kitap toplamaya başlamasıyla oluştu diyebilirim. O kitaplık devam ediyor. 
Yurtdışına taşınmam ve bu ülke içinde de yıllar içinde pek çok defa taşınmam hasebiyle her evimde küçük bir kitaplığım oluştu. O kitapların bazılarını evden eve taşıdım, bazılarını Türkiye'ye götürdüm, bazılarını da bağışladım. Meselâ buradaki kütphanelerde ikinci el kitap satışını öğrendiğim gün, Agatha Christie'nin kitaplarını toplamaya başlamıştım. Hepsini buldum, hatta aynı yayınevinin bastıklarını topladım. Türkiye'ye götürecektim, ama o sırada posta işlemleri değişti, eskisi gibi az maliyetle kutu kutu kitap yollayamaz olduk. Üç taşınmadan sonra, baktım olacak gibi değil, topladığım bütün Agatha Christie kitaplarının e-kitap baskısını aldım, koleksiyonumu da halk kütüphanesine bağışladım. Şimdi Türkiye'deki evimde, Amerika'ya gelmeden evvel Türkiye'deyken aldıklarım, buradan götürdüklerim ve babamın kitaplarını eklediğim bir kitaplığım var.

2) Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi?
Sanırım en eski kitap ya 1932'de ya da 1937'de basılmış olan bir alfabe. 

3) Kitaplığınıza ilâve ettiğiniz en son kitap hangisi?
İbram X. Kendi'nin How to be an Antiracist adlı kitabını aldım.

4) Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitap var mı? 
Yok. Kimseden kitap almam, birinde görürsem ve okumak istersem hemen akşamına gider satın alırım. 

5) Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı?
Var! En yeni hikâyeyi anlatayım. Afacan Beşler'in orijinalini set halinde almıştım. 22 kitaplık bir set. 5 tanesini bize gelen bir ailenin çocuklarına okumaları için verdim. Vermez olaydım. Geri getirmediler. Çok fena içime oturdu. Set olmasa herhalde bu kadar üzülmezdim, ama rafta 17 tanenin arasında 5 eksik olunca her gün gözüme batıyor. Bazen gece rüyâlarına girsem de (kâbus olarak tabii) sabah nedâmet getirip bana postalasalar diye hayal kuruyorum. 

Acımı anlatabilmek için bir fotoğraf koyuyorum.







14.6.20

Bir yaz gecesi rüyası



Herkesin derdi kendine büyük. Eğer 3 aydır dünyaca eve kapanmasaydık, bugün 3 günlük bir Münih molasının ardından Ankara'ya ayak basmış olacaktık. Kuş olup uçacaktık.

İptal ettiğim seyahatimizin yasını tuttum bugün. 

Sonra güzel bir yemek yedik, şimdi çay içiyorum. Dışarda hava şurup gibi. Nefis bir yaz gecesi. 

Hayat devam ediyor. 


Bu gece rüyamda ne göreceğim?




7.6.20

BLM, belediye, biber gazı oley.

Bu ülkeye ilk geldiğimde ikiz kuleler daha ayaktaydı.  New York'a gezmeye gittiğimizde yanından geçip bakmıştık. Çok yüksektiler, cam kaplıydılar. Sağlı sollu gökdelenlerin yanında gökdelen adını gerçekten hak eden binalardı. Bill Clinton başkandı. Hani 17 Ağustos depreminden sonra Türkiye'ye gelen, kucağına aldığı bebeğin burnunu mıncıkladığı adam.

11 Eylül saldırısının sonrasında hem çalıştığım kurumda bize yollanan mesajlara, hem de beraber çalıştığım iş arkadaşlarımın tepkilerine çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çalıştığım yer kendisini iyi hissetmeyenler için ücretsiz psikolojik destek imkânı sağlamıştı. Korkudan işe gelememek normaldi. Geliyorsan geliyordun, gelmezsen kimse niye gelmedin demiyordu. Günün herhangi bir saatinde bunaldığını hisseden gidip bir psikolog ile konuşabiliyordu. İşin yürümesi için fedakârlık etmek değil, bireysel iyilik öncelikliydi. Tabii güvenlik önlemleri had safhada idi. Kimlik kontrolleri artmıştı, her yerde polis noktaları falan filan.

Bütün bunlara alışık olmayan arkadaşlarım bir şok içinde yaşıyorlardı. Benim rahat tavırlarıma da anlam veremiyorlardı. Hiç mi stres olmuyordum? Korkmuyor muydum? 1. Irak savaşını televizyonlardan seyretmişlerdi. Sınırımızda bombalar patlamıştı o zaman. Hem terör de vardı Türkiye'de. Kendimi onlara stresle başa nasıl çıkılacağı ve gündelik hayatın nasıl devam edeceği konusunda örnekler verirken buldum: Gözünü kırpmadan bebek öldüren katiller, şehirlerde çöp tenekelerine bomba koyuyorlar. Dolayısıyla yolda yürürken çöp tenekelerine yaklaşmıyorsun. Bir yere girdiğinde, meselâ sinemaya, acil çıkış kapısı nerededir, farketmeden biliyorsun.  Bakmıyorsun ama çoktan görmüşsün... Böyle şeyler söylemiştim. Bana dehşet içinde bakmışlardı.

Şimdi Amerika'da zenciler* yüzyıllardır çektiklerinin hesabını sormak, haklarını aramak için bir kere daha ayaklanıyorlar. Başkan denen mahlûk ise insanı insanlığından utandırıyor. 50 eyaletin 50'si de zencilerin yanında, onlarla beraber sistemi, ayrımcılığı protesto ediyor. Geçmişi yüzyıllara dayanan bir problemi çözmek istiyorlar.

Son birkaç günde sistemin içine işlemiş olan zenci düşmanlığı ve ırkçılık** en çok polisin göstericilere davranışlarıyla ortaya çıktı. Göstericilere orantısız kuvvet kullanan polisler ifşa ediliyor.

Henüz değişim olur mu diye sorgulamaya başlamadılar. Genel olarak, şirketler satış artırmak için, beyazlar ve zenginler -sosyal medyada- moda olduğu için  black lives matter (BLM) hashtag'i ile desteklerini -ve kendilerini- gösteriyorlar. Zencilerin çoğu biz bu filmi gördük diyor.

Bazı büyük şehirlerde halk protestolar yüzünden ilân edilen sokağa çıkma yasaklarına uymamaya başladı. Washington DC'nin belediye başkanı Beyaz Saray'ın hemen dibindeki sokağa sarı boyayla black lives matter yazdırdı, Trump'ın elinde İncil'le fotoğraf çektirdiği (ve poz verebilmek için oradaki protestocuları biber gazı kullanarak dağıttığı) kilisenin önündeki alana Black Lives Matter Plaza ismini verdi. Trump'a ''benim şehrimde asayiş berkemal, federal kolluk kuvvetlerini şehrimden çıkar, kimliği belli olmayan, yaptıklarından sorumlu tutulmayacak güvenlik kuvveti istemiyorum'' diye mektup yazdı. (Belediye başkanlarının yetkisi epey fazla.)

Oportünistlere rağmen, kaz kafalılara rağmen, geri kafalılara rağmen değişim oluyor. Yavaş da olsa oluyor.



* Türkiye'de zannediyorum siyahî demeyi tercih edenler var, ama zenci kelimesi Amerika'da kullanılan aşağılayıcı kelimenin karşılığı olmadığı gibi, siyahî de 'African-American'ın karşılığı değil. Tabii dil devamlı gelişen bir şey, belki yıllar içinde bu kelimelerin anlamı değişecek ya da dönüşecek.

**Amerika'daki ırkçılık deyince daha çok ten rengine göre ayrımcılık ve düşmanlık yapmak anlaşılıyor.

1.6.20

Interregnum

Benim için Korona miladının ne olduğuna karar veremiyorum. Başlangıç tarihi olarak Çin'de virüsün yayıldığının ilân olunduğu tarih (bilhassa 'yayıldığı' değil 'ilân olunduğu' dedim) olabilir, ama Amerika'nın ''biz her şeyden uzağız yeu!'' zihniyeti yüzünden o gün milat değildi.

Yaşadığım yerde sokağa çıkışın kısıtlandığı gün diyeceğim ama ondan çok günler önce biz zaten dışarı çıkışımızı kısıtlamıştık. Öz-kısıtlama? Bu da tam Amerikan Türkçesi. Yani o gün herşey birden tersine dönmedi.

...

Düşündükçe benim için bu miladın zaman biriminin gün değil, günler toplamı olduğuna karar verdim. 13 Mart'tan bugüne kadar gelen, daha da sürecek olan bir zaman birimi. Bir nevi fetret devri. (Osmanlıya referans modasından geri kalmamam lâzım.)

---

Öncesi var, sonrası olacak. Aradaki günler ise her ikisinden de farklı. Bulutların üstünde gibi ama değil, ayağının altındaki toprak çekilmiş gibi ama değil. Ne iyi, ne kötü; öyle bir köksüzlük hâli.



30.5.20

Aç kapıyı gir içeri..

Bugün Elon Musk'ın şirketi SpaceX, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi  NASA ile ortak olarak Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS)'na iki astronot gönderdi.

Kapsülün fırlatılışı Türkiye saati ile 22:00'da canlı yayınlandı, biz de seyrettik. Cape Canaveral'dan yapılan bu fırlatma iki açıdan önemliydi. Birisi, devlet dışında özel bir şirket uzaya bir mekik yolluyor. Yani mekik devlete değil, şirkete ait. İkincisi de neredeyse 10 yıldır mekik programını kapatmış olan NASA ilk defa kendi topraklarından bir mekik gönderiyordu. (Daha önce Amerikan astronotları Rusya'nın Kazakistan'daki Baykonur uzay üssünden gidiyorlardı. Kazak topraklarında Rus kozmodromu konusu da çok acayip bir konudur, bu blogda yazacağımı pek zannetmiyorum)

Uzaya seyahatin devlet kontrolünden yavaş yavaş çıkmasını belirleyen çok küçük adımlar bunlar.

Biliyoruz ki, Elon Musk Mars'ta insanların yaşayabilmesi için ne lazımsa yapıyor. Bunu da sadece insanlığın iyiliği için yapmıyor. Adam ölmeden önce o mekiklerden birine binip dünyayı terkedeceğine inanıyor. Yapar, yapamaz, böyle bir vizyondan epey farklı alanlarda icatlar ya da inovasyonlar bekleyebiliriz. Şimdilerde kullandığımız pek çok teknolojik altyapının aslında ordu/savunma kaynaklı icatlar olduğunu düşünürsek (internet, gps gibi), böyle hafif çatlak -hafif de diyemeyiz zırdeli- birinin uzaya gideceğim diye şirket kurup da nelere önayak olabileceği, bunun sonuçları falan... ohooo... insanı fütürist yapar.

Dünyamızın nesi var? Tabii ki! Evimizi temizlemek ve ufak tefek bakımını yapmak, yepyeni bir kâşâne yapmaktan daha kolay. Başka dünya yok (şimdilik). Elimizdekine iyi bakmamız lazım. Orası tamam da, uzay, keşif bunlar da insanı heyecanlandıran şeyler.

Uzay Yolu'ndaki Atılgan'ı bekliyoruz. Yapsınlar hemmen bi tur atalım!

Kapsül 19 saatlik bir uçuşun ardından Pazar günü Türkiye saati ile 17:29'da ISS'e bağlanacak ve astronotlar istasyona adım atacaklar.

28.5.20

Otomobil, uçar gider.



Handan'ın instagram hikâyelerindeki mahalle gezintisini gördükten sonra, son birkaç yıldır yaşadığım ve en ufak bir bağlantım olmayan mahalleye başka bir gözle baktım.

Türkiye'deki mahallem üç aşağı beş yukarı aynı. Elbette yeni binalar, yenilenen binalar, kenarından tırtıklanan yeşil alanlar var. Ama sağda solda bir yerleri gösterip şurada çekirge yakalardık, şurada kar yağınca poşetle kayardık, şurada kaynak suyu çıkardı da gidip içerdik diyebiliyorum. (O kaynak apartmanların arasında nasıl kalmıştı, hâlâ hayret ediyorum). Biz taşınmadan önce açılmış olan bakkalımız (ki adı Şarküteri) 50 yıldır orada. Babalarından devraldıkları bu işletmeden Çokonat, Dido, Tipitip aldığım Mehmet Ağabey, Dursun Ağabey şimdi yanımdaki yeni nesle bilumum abur cuburu sen bunu seviyordun diye uzatıyor. Bisikletimin tekeri patlayınca tamire götürdüğüm barakamsı derme çatma yerde 20 yıldır bir apartman dikili. Tamirci amcanın dağınık beyaz saçlarını,  kalın kemik gözlüğünü, yağdan rengi değişmiş ellerini hatırlıyorum. Kırmızı kapılı, mavi büyük camlı apartmana bakınca hurda demirler tekerlekler arasındaki o amca gözümün önüne geliyor.

20-25 yıl önce sokağımızın caddeyle birleştiği yerdeki boş arsaya cami yapılma planlarını duyunca mahalleli park yapılması için imza toplamıştı. (100 metre ötede bir cami vardı zaten.) Sonra yanına bir de oyun parkı yapıldı. Dinozorlu kaydırağı, plastik salıncağıyla zamane ihtiyaçlarına uygun bir oyun parkı. Benin oyun parkından anladığım, yazın cayır cayır yanan demir kaydırakta kaymak, zincirle eğri asılmış salıncakta sallanmaktı. Parkta başka da bir şey yoktu zaten. Zemin topraktı ve kaydırağın ucunda her zaman küçük bir su birikintisi olurdu:)

Benin oyun parkı dediğim bir ''yer''di. İçinde salıncak, kaydırak, tahtırevalli ayrı ayrı bulunurdu. Şimdinin oyun parkı bir ''şey''. Kaydırak, salıncak, tırmanılan basamaklar, arada köprümsü bir geçiş, bunun adı oyun parkı olmuş.

Dünkü yürüyüşte yanından geçtiğimiz bir (özel) okulun bahçesine bakınca şunları gördüm. Daha önce dikkatimi çekmemiş.


Muhtemelen 70'li yılların ürünü olan demir arabayı görünce ben bir sevin, bir mutlu ol... Aaa geçmiş tamamen yok olmamış! Benim geçmişim değil, ama olsun:) İşte hiç bir albenisi yok, dört tane direksiyonla bir iskelet. Plastik, güzel, korunaklı yeni oyun parkının yanında pekâla durabiliyor. Bin çık gezintiye. Benim alâkam yok ama birileri bindiğini hatırlıyordur. Bu bile mutlu etti.

20.5.20

Mektep, okul, ?

Biraz da blogun başlığına uygun olarak Amerika'dan görüntü verelim.

Bugün bizdeki ilçe millî eğitim müdürlüğüne tekabül eden kurumdan bir e-posta geldi. Aslında tam da ilçe millî eğitim diyemeyiz. Buradaki ilköğretim okulları bulundukları şehirlere göre gruplandırılıyorlar buna da ''school district'' deniliyor. Bu bölgeleri de bir yerel idare kurulu olan ''school board''lar (yönetim kurulu) yönetiyor. Bu kurulun üyeleri seçimle işbaşına geliyor ve başlarına bir superintendent (müdür diyelim) tayin ediyorlar. Bu superintendent denen insan daha çok işi bilen bir profesyonel eğitimci oluyor, seçilenler arasından gelmiyor, maaşlı yönetici olarak işe alınıyor.

Kurulu toplantıları halka açık, ama son zamanlarda Ankara Büyükşehir'de meclis toplantılarında gördüğümüz manşetlik rezaletlerin vuku bulduğu ölçüde heyecanlı olmuyor. Uzun ve sıkıcı toplantılar. Neyse yani demek istediğim, isteyen görev alabilir, toplantıya katılabilir, konuşabilir.

Bütün bu demokratik, katılımcı, görünüşte iyi işleyen (bu başka bir yazının konusu) kurumlar, salgın dolayısıyla eğitim sistemi omurgasının ortasına bir uçan tekme yediğinden beri kendine gelemedi.

Daha burada teşhis konmuş hasta sayısı 2, ölen sayısı 1 iken çocuklarını okula göndermeyen ebeveynler vardı. O zamanlarda bu kuruldan önce ''öyle kafanıza göre çocukları okula göndermezseniz devamsızlıktan sınıfta kalacaklar'', sonra ''tamam, tamam, göndermezseniz devamsızlığa saymayacağız'',  takiben ''hadi bakalım, okulu bir kaç hafta kapatıyoruz'', en sonunda da ''yaza kadar böyle. Başınızın çaresine bakın.'' konulu e-postalar aldık.

Bugün ise gelen mesaj Güz döneminde fazla bir şey beklemeyin diyor.


Son cümlede aşı hazır olana kadar virüsün tekrar yayılma ihtimaline karşı karantina uygulamasına hazır olmamız gerekiyor deniyor. Ne ihtimali yahu, o iğnenin benim koluma değmesine daha 2 yıl olduğuna göre Sonbahar döneminde de, sürü bağışıklığı olmazsa Bahar döneminde de, elimizde bu tasla bu hamamdayız demektir.

...

Mesaja bir de anket eklemişler. Yönetim kurulu ne yapacağını bilmediği için bir tavsiye kurulu oluşturuldu (ne kadar tanıdık değil mi?) Tavsiye kurulu da plan tavsiyesi yapmadan evvel herkese anket yollamış (burası tanıdık değil). Soruların bazıları:



Burada bir noktayı işaret etmem gerekiyor. Amerika'da öğretmenler sendikalı ve sendika çok ama çok güçlü. Kaliforniya'daki öğretmenlerin %94'ü sendikalı. Sendikanın siyasi konumuna çok fazla girmeyeceğim, çünkü bunlar netameli konular, herkesin sendikası kendine ve benim şimdi bunu istediğim gibi düzgün ifade edecek mecalim yok. Şu kadar söyleyeyim, bu zamana kadar en ince detayına kadar kıyasıya pazarlıkla belirlenmiş olan denge altüst oldu. Öğretmenlerin aşırı çalışması bir tarafta, işin niteliğinin değişmesi diğer tarafta, yeni pazarlıklar yapılırken dar gelirli ailelerin çocuklarının eğitim hakkının baltalanıyor olması başka bir tarafta. 

Neyse yani, kaç tane anket doldurursam doldurayım, sonbaharda okulun online, hibrid veya geleneksel şekilde açılmasına ben karar vermeyeceğim. 


Not: Anket Google docs'ta:)



18.5.20

Hesap kitap

Yine internette kendimi kaybettiğim günlerden birinde gördüğüm bir yazı beni mutsuz etti. Birisi bu yıl okuyacağı kitapların listesini yapmış, sonra listeye yeni bazı kitaplar eklemiş ve bu arada kaba bir hesap yapmış. Çok yoğun çalıştığı bir işi ve nispeten kalabalık bir ailesi olduğu için yılda 40 kitap okuyabileceğini düşünüyor. Uzun yaşayacağını farzedip 50 yıl boyunca her sene bu kadar kitap okursa ölene kadar ancak iki bin kitap okuyabileceğini hesaplamış.

Ne kadar az değil mi?

Yılda 40 kitap insana az geliyor ama, aslında yaklaşık 9 günde bir, bir kitap bitirmek demek. Günde 8 saat çalışan, ailesi ve çocukları olan birisi için çok da kötü değil.

İnsanın yaşlandıkta zaman algısının değiştiği, çocukken bir türlü geçmek bilmeyen zamanın yaşlandıkça dört nala gittiğini kendimizden veya şikayetlerini duyduğumuz yaşı büyüklerden biliyoruz. Hatta sevgili Teoman da orta yaşa ermenin verdiği melankoliyle bunu veciz bir şekilde belirtmemiş midir: Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor... Teoman bu mısraları yazarken belki de Königsberg'li İmmanuel Kant'ı düşünmüştür. O da "gençlikte günler kısa, yıllar uzun, yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısa geçer" demiş ya.

Neyse işte, zaman gelip geçiyor. Bakın neredeyse yılın ortası oldu. A aaa!  2020'nin yarısı bitti sayılır! Ne zaman geçti aylar??

Zaman kavramı üzerine aforizmalarla burayı doldurmak mümkün, ama ben aslında zamanı yakalamaktan ziyade, kitap okumak için kısıtlı zaman olması kısmına takıldım.

İnternette kendini kaybedeceğine kitap okusana! Hepimiz biliyoruz ki o öyle olmuyor.
İşini bırak ya da değiştir... O da öyle olmuyor.
Emekli olmak için de çok gencim. Yani primler henüz tamam değil. Ben tamamlayana kadar da emeklilik yaşı 80 falan olur herhalde.















11.5.20

Altmıış, yetmiiş...


Bugün 11 Mayıs 2020. Demirbank iyi günler diler.

Evde kalışımın 60ıncı günü.

Oynamaya doyamayanlar için göbek havaları böyle bitmez miydi? Yani bitemezdi, değil mi? Altmıış, yetmişş, sekseen, doksaan... Olmadı baştan.

...

Bugün itibariyle artık günlük yürüyüş alışkanlığını iyice salladığımızı söyleyebilirim. 3-4 kilometrelik bir yarıçap içindeki bütün sokakları dolaştık, evleri tanıdık. Tadilat yaptıranları takip ettik, az da olsa bahçe sulayan görünce gülümsedik. Ama artık bir çemberin içinde defalarca yürümekten sıkıldık.

Benim için Kuzey Kaliforniya'yı cennet yapan şey: Sıradan bir sokakta yürürken
bir evin bahçesinde karşınıza çıkıveren haşmetli Redwood ağaçları.

Buna karşılık havaların güzelleşmesiyle balkon yeniden oda muamelesi görmeye başladı. Kitap okuyanın, çay içenin, ders çalışanın, telefonla konuşanın ferah, renkli (çünkü çiçekli) yuvası oldu balkon.

Koyu yeşil sebzelerin yerini meyveler almaya başladı. Sebze insanı hafifletiyor, meyve mutluluk veriyor diye düşünüyorum, sizce de öyle mi? Bir de dün ilk defa dışardan yemek aldık. Biz de kendi çapımızda önlemleri gevşetiyoruz

Tekerleme dans etmekten yorulunca güzel bir şekilde bitiyor aslında. ...Doksaaan, yüz! Derede yüz! Denizde yüz!

Şu iş bi bitsin, havuza cup!






9.5.20

Evladım gürültü etmeyin, başım şişti, yeter


Sitenin bahçe düzenlemesi bitti. Daha doğrusu bizim taraf tamamlandı. Mevcut yaya yollarını kırıp yeni beton döktüler, etraftaki farklı ağaççıkları, çalıları, çiçekleri söktüler, bütün çimen kaldırıldı. Bahçe üçe bölündü; iki tarafı toprak, ortası çim. Toprak kısma Kaliforniya'ya has bitkiler ekildi. İlk onlar yapıldığı için heyecanlandım. Yoksa sitenin sahibi olan şirket yıllardır yaşanan kuraklığı göz önüne alıp sulama gerektirmeyen bir bahçe tanzimi mi yapmıştı? Hangi bitkiler dikilecekti? Kesilen ağaların yerine gölge yapan ağaç dikilecek miydi? Daha da önemlisi çimeni tamamen kaldırarak son iki yıldır yaşadığımız çocuk terörünü engellemek mi amaçlanıyordu?

Elbette hayır.

Ortadaki büyük alan dün çimenle kaplandı. Şu anda otomatik sistemle foşur foşur sulanıyor. Daha fenası, daha çim ekilmeden önce düzeltilmiş toprakta çığlık çığlığa fink atan çocuklar bugün kafaları telefona eğilmiş anne babalarının yanında yeni ekilmiş çimenin üzerinde, sulanıyorken (!), can hıraş kovalamaca oynuyorlar. Can hıraş dedim çünkü oynayan çocuk kahkahası falan gibi şeyler gözünüzde canlandırmanızı istemem. Bu çocuklar hiç durmadan ağlıyorlar, küçükler yakalayamadıkları büyüklere 45 defa dur! dur! diye bağırıyor.  Arada da scooterla ve bisikletle site turu atan oğlanlar sohbetlerini yüksek desibelde devam ettiriyorlar. Site küçük, tur kısa sürüyor, dolayısıyla biz de sohbetin hiç bir cümlesini kaçırmıyoruz.

Zamanı çocuk çığlıklarına bakarak bilebiliyorum. Öğle yemeği, akşam yemeği saatleri sessiz, ama kurulmuş saat gibi 16:30 dedin miydi işgal başlıyor, saat 20:00'ye kadar hiç durmadan devam ediyor. Çığlıklar kesilince saate bakıyorum, voilà! Saat 20:01, bilemedin 20:02:) Tabii günler uzadıkça eve giriş saati 21:00'e sarkacak. Geçen yıl geceyle gündüzün artık eşitlendiği zamanlarda annesinin pusette gezdirdiği bir çocuk gece 10'a çeyrek kala tam bizim evin önünde ağlamaya başlıyordu. Bu sene bir yaş büyüdüğü için ağlamaz diye umut ediyorum.

Bu durumun pandemiyle, karantinayla da alâkası yok. 3 saat kesintisiz çığlık dinleyince yazık, evde sıkılmış çocuk falan diyemiyorum. Üstelik bu çocukların çoğunun anne babası sosyal mesafeyi de umursamıyor.

Bazı şanslı insanlar kamyon sesine, horoz sesine falan küfreder, biz çocuk sesine küfredecek hale geldik maalesef.

Apartman yöneticisi emekli albay moduna girmeme az kaldı. İmdat!

4.5.20

Gül Ağacı Değilem*


İnsanlar dünyada gittikçe kalabalıklaştığı için mi, varlığımız bize çok mühim geldiği için mi, herkes kendi ekseninde döndüğü için mi, yoksa aklıma gelmeyen, gelenleri de şimdi sayamayacağım pek çok sosyolojik ve psikolojik sebepten midir bilmiyorum, zaman anlayışı değişikliğe uğradı.

(Felsefî ve korkutucu bir cümle ile başladığım bu yazı umut ediyorum ki güzel bitecek. Korkmayın.)

Son yıllarda anı yaşa vs. ikazları her köşeyi döndüğümde karşıma çıkıyor. Her gün özel. Her gün anlamlı. Her dakika yaşanası. Artık her tarihin de bir özelliği var. Bakın, 4 Mayıs Star Wars günü. May the fourth be with you. Dün de Paranormal Day imiş. Kutlu olsun. Yarın Hoagie Day'miş, ne demekse. Tabii yarın ayrıca Amerika kıtasında Cinco de Mayo, ertesi gün de bizde Hıdrellez kutlanacak ama bahsettiğim başka bir şey.

Eskiden iki dini, dört millî bayramla yılı bitirirdik. Bu bayramlardan başka 10 Kasım, 18 Mart kalbimize yer etmişlerdir, tartışmasız özeldirler. Bunun dışında da ilkokuldakiler Yerli Malı Haftasını (ben kafaya kartondan taç takılıp, sınıfa bir avuç incir ve fındık getirilen dönemin çocuğuyum), deniz kıyısındakiler yağlı direk yarışması ile Kabotaj Bayramını kutlardı. Yani böyle şeyler. Şimdi ise Twitter'da her gün bir #...day görüyoruz. Fakat rica edeceğim Mayıs ayı #NationalSaladMonth olamaz! Olmamalı!

Mayıs İngilizlerin bir deyiminde bahar (Nisan) yağmurlarının coşturduğu çiçekler, yani sabrın sonu selamet demek. Bizim için Hıdrellez'le beraber yazın başlangıcı, yaylaya çıkış. Salatayı ne zaman olsa yeriz. İslamiyet öncesinden beri kutlanan bu mevsim geçişi pek çok ritüele sahip. Ateşten atlarız, bereket için kilerdeki gıdaların bulunduğu kapların kapaklarını açık bırakırız. Bereket herkese göre değişir; isteyen kitabını açık bırakır, isteyen cüzdanını. Noel Babanın bacadan girmesiyle dalga geçeriz, ama Hızır'la İlyas girsin diye o pencereler aralık bırakılır.

Bence bütün bu geleneklerin içinde en güzeli Hıdrellez mayasıdır. Hıdrellez günü sabah toplanan çiğ ile yoğurt mayalanır, onun suyuyla da ekmek yapılır. Bula bula bir tek Anadolu Ajansı'nın çekimini bulabildim. Onda da mayayı çalan kadından evvel, yoğurdu yiyen adamı konuşturmuşlar. Affınıza sığınıyorum.



Yayla, çiğ falan bunlar bilmesi, seyretmesi -ve muhtemelen yoğurdunu yemesi- güzel, ama bize uzak işler. Anca bir kâğıda dileğimizi yazalım. Ama bahçede gül de yok. Mecburen dilekleri balkondaki sardunyanın dibine koyacağız. Hızır'la İlyas es geçmez bence, ne dersiniz? Mühim olan niyet.


(*) Nesrin Sipahi söylüyor.






27.4.20

Ayrıl da gel Ayşe*

İddia ediyorum, 'Hürriyet başta olmak üzere, yandaş ve yandaş olmayan bütün gazetelere click bait'te nal toplatırım. Gel gör ki ahlâk bilincim izin vermiyor.
...
Pazartesi günü arka arkaya 3 toplantı, domates fidesi (tohum için geç kaldık) ve toprak alımı, cinnamon roll  (nedir bunun adı, tarçınlı rulo mu? Tarçınlı çörek daha uygun gibi), fasulye diblesi, 15 km'lik bisiklet sürüşü gibi güzelliklerle dolu geçti. En kötü günümüz böyle olsun.

Fakat asıl olay dündü. Önüme düşen bir mesajda bir markete yeşil erik geldiğini duymamla anahtarları kapıp kapıyı çarpıp çıkmam bir oldu diyebilirim. Şimdiye kadar hiç böyle rüzgârla yarışmamıştım, ama bu sefer yeşil erik yemek benim için neredeyse bir ölüm kalım meselesi oldu. Burada yeşil erik, elma, armut gibi çokça satılan bir meyve değil. Zaten adında sour (ekşi) olan hiçbir meyve yaygın değil: Yeşil erik - sour plum, vişne - sour cherry. Sadece ''international'' marketlerde bulunuyor. Bunun için şöyle bir senaryo yazdm: Çiftliklerden bir ya da ikisinde bir iki tane erik ağacı var. O sene meyve verirlerse toplayıp getiriyorlar. Kulaktan kulağa yayılan haber neticesinde, bölgedeki ilgili sakinler tarafından 2 ilâ 6 saat içinde tozu atılıyor. (Açızz ağç!)

-Mutluluk parayla satın alınabilir mi?    -Evet.

Aslında düşündüm de aynı şey çağla için de geçerli. İyi kalpli Türk kadınları ''bilmemne markete çağla gelmiş,'' diye haber veriyorlar. O mesajı Allah muhafaza 3 saat geç gördüyseniz, boşuna davranmayın. Zaten bir kutucuk var. Gidersiniz, son düzlükte kendinizi 4 tane çağlaya bakarken bulursunuz.

Aaa fasulye! Ayşe Kadın, şu yassı olan. Bak, o da var.  Memleketimin kadınları sağolsunlar, satıldığı marketin Google Map'teki konumuna kadar paylaşıyorlar. Mesajı vaktinde gören kesin son viraj dönüldüğünde iki boy farkla öndedir.

Hiç aramadım ama, satışa çıkıyorsa, vişneyi de Rusların talan ettiğini zannediyorum. Hoş onlar bahçelerine dikmişlerdir, marketle falan uğraşmazlar. Onlar direk beyaz bayrak ayna.


Başlıktaki (*) için buraya tıklayınız.