5.4.20

Kraliçe'nin elbisesi, beyaz çiçekler


Yine bir gün atlamışım. Günler birbirine karışıyor.

İngiltere Kraliçesinin mesajını dinlemek için bilgisayarımı açtım. Ne garip, İngiltere halkına verilen bu konuşmayı bütün dünya dinleyecek, Kraliçenin sözleri tıpkı virüs gibi sınırları aşacak.
...

Kraliçe'nin mesajını dinledim. Tam beş dakika sürdü, ne eksik, ne fazla. Yeşil bir elbise giymişti, yakasında da yine turkuaz yeşili bir broş vardı. Bunların hep bir anlamı olur, baktım, yeşil elbise sağlıkçılara destek içinmiş. Broş da anneannesinden kalmış, acaba bir hâtırası mı var?

Uyandığımdan beri dışarda şakır şakır yağmur yağıyordu. Tabiatıyla çayın tadı da güzelleşti. Tıp tıpların müziği eşliğinde (küçük, muttarid, muhteriz darbeler, kafeslerde camlarda pür ihtizaz) çayımı yudumluyorum. Doğum günü vesilesiyle bir arkadaşımı aradım, 52 dakika konuştuk. her zamanki ekmekten yaptım. Ekşimaya falan değil, bildiğin beyaz undan, yüzde yüz glutenli.

Bir saat sonra yürüyüşe çıkacağımızı ev halkına ilân ettik. Biraz ültimatom gibi oldu ama başka türlü mızıkçılıkla baş edilmiyor. Dışarı çıkma işinin gittikçe abartıldığı bir noktaya yöneldiğimizi düşünüyorum. Uzun süreceği belli olan evde kalma kampanyasında amaç insanları eve tıkmak gibi görünürse, bir süre sonra kimse kuralları dinlemez.

1 saate yakın yürüdük. Yağmurda bizim gibi dışarı çıkmış tek bir aile ile karşılaştık. İki de tek başına yürüyen vardı. Bir de solucanlar. Yağmurla beraber topraktan milyonlarca solucan çıktı, kaldırımları sardılar.









2.4.20

Bobcat, misket, sıla

E ben dün yazmamışım? Neyse bugün dünden güzel olsun!

Dün işçiler bahçe düzenlemesi için geldiler, çalışmaya devam ettiler. Bugün yine buradalar. Dün biraz muhabbet ettik, ama daha muhabbeti koyultamadık, neden geldiniz diye soramadım. Ne diyecekler ki, çalışmazlarsa para yok. Burada işsizlik maaşı için haftalık başvurular ülke çapında ortalama %1000 artmış. Bizim tarafta bu oran %225, doğudaki bazı eyaletlerde artış oranı %2500, hatta New Hampshire'da %3200 artış var. Onun için ''insanlar evde kaldılar, farkındalıkları arttı, dünyaya iyi davrandılar, tuvalet kâğıdını az kullandılar'' gibi New Age tarzı dijital posterleri görünce üzülüyorum. Keşke olsa. Bugün 10 günden sonra yiyecek alışverişine gittim. Tuvalet kâğıdı rafları hâlâ boştu. İşçiler hâlâ çalışıyorlar.

Bugün bobcati kullandılar (işte bu). Hayvan olanı (yani vaşak) kadar güzel. 3-4 yaşındaki oğlanların inşaat makinelerini seyrettiği gibi seyrettim. Bıdı bıdı bir şey, ama dünyayı kazıyor, taşıyor. Onu kullanan arkadaş kepçeyi indir, kaldır, uğraşırken yine iki tanesi ellerinde kürek, durup seyrettiler. Yok, tembellikten değil bence, gerçekten seyretmesi zevkli.

Sabah da toprak taşıyan koca bir kamyonun homurdanmasıyla kalkmıştık. Kapımızın önündeki betonu da kırdılar, giriş artık toprak ve ben artık Türkiye'deyim. Bir tek yağmur yağıp da oranın çamur olması kaldı. Fakat burada yağmur pek görülen bir şey değil, eyaletin üçte biri ciddi kuraklıkla mücadele ediyor.

Bahçeye toprak döktüler. Kenarda duran, oynamamaktan pırıl pırıl parlayan misketleri alıp aşağıya zehir oynamaya ineceğim. Ev halkının ben dahil yarısı bu konuda uzman, yani ütülme ihtimali var. Bir de mozaik pasta yaptım mı, hiç bitmese horoz şekerim!

Bugün bizdeki İl Millî Eğitim Müdürlüğü'ne denk gelen kurumdan bir eposta geldi. Okullar dönem sonuna kadar kapalı kalacak. İşyerim ise şimdiki karantina düzenine yazın da devam edeceğini geçen hafta açıklamıştı.

Evvelki gece Cahit Sıtkı'nın şiir kitabını açtım. Şiirlerden bir tanesi diğerlerinden daha fazla etkiledi. Ne güzel yazmış.


SILA

Gün bitti;
Akşam serinliğiyle başlıyor memleketim.
Doğduğum köy göründü;
Sâkin yıldızlariyle gittikçe yakınlaşan sema,
Dört nala kalktı atım sevincinden;
Uçarak gidiyorum sılaya.
Çocukluğumda uçurttuğum uçurtmalar olacak
Bacalara takılan kuş beyaz bulutlar;
Belki de namaz bezidir.
Yüzüne hasret kaldım anacığımın!
Herhalde beni bekleyenler var.

Cahit Sıtkı Tarancı


31.3.20

Ayağında Kundura

Bozuk plak gibiyim. Gözünü aç, yoklama, kahvaltı, iş. Yalnız sabah iş yapmak yerine internette dolandım, çünkü Salı sallanır.

Saat 9'da bahçenin betonunu kırmaya başladılar. Hikâyesi şöyle: Oturduğumuz sitenin ortak bir bahçesi var. Güzel, çimenlik alan, bir kaç ağaç, bir de iki banklı bir çardak. Arada bahçıvan ekibi gelip budamasını bakımını yapıyorlardı. Site yönetimi bir ay önce bahçenin yeniden düzenleneceğini, bu işin iki ay kadar süreceğini bildirdi. Akabinde çimenler söküldü, aradaki beton yaya yollarının yarısı kırıldı. Bana da mukayese imkânı çıktı. Daha önce sağda solda gelip geçerken gördüğüm işçilerin nasıl çalıştığını inceledim.

Sabah erken işe başlanmıyor. 9'da anca. 11:30'da da yemek molası veriliyor. Yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Yemekte dışardan aldıkları paket yiyecekler, hamburger falan yiyorlar. Sonra belki bir saat, bilemedin bir buçuksaat daha çalışıp gidiyorlar. Bundan saat başına değil, yevmiye ile çalıştıklarını düşünüyorum. Genelde 5-6 kişi geliyor. Bazen 7 kişi oluyor. Birisi makine ile kazarken diğerleri (diğer altısı) seyrediyor. Sonra içlerinden ikisi kürekle toprağı düzeltiyorlar, kalan beşi seyrediyor. Bazen gruplara ayrılıp farklı alanlarda çalışıyorlar. Onda da genelde üçü bir çukurun başında durup bakıyor, diğer taraftakilerden ikisi çalışıyor ikisi bakıyor. Sonra hop, bu taraftakilerden biri çalışıyor, ikisi seyrediyor, öbür taraftakilerden ikisi arazi olmuş (''pun'' yaptım vay be!) ikisi kürekleri eline almış öyle duruyorlar. Öyle enteresan bir düzen ki, hiçbiri diğerinden fazla iş yapmıyor. Çalışırken şarkı söylemiyorlar.

Böyle böyle iki hafta geçti. Sonra virüs işi çıkınca bir hafta görünmediler. Bir gün baktık, beton dökme aracı gelmiş (betonu bulunduğun yerde karmak yasak, çünkü çevreye zararlı, ama karılmış betonu dökmek zararlı değil) yaya yollarının yarısını yaptılar. İşte orada ince işçiliğe şapka çıkardım. Yolun kenarları maket bıçağıyla kesilmiş gibi dümdüz. Pörtlemiş beton kabarcıkları yok.

Çalışanların hepsi Güney Amerikalı. Gündelik hayatta Hispanic deyip geçyorlar. Bu konuda bilâhare yazacağım çünkü gündemde nüfus sayımı var. Müteahhit beyaz.

...

Öğleden sonraki Zoom toplantısında 42 kişiydik. Genelde ofiste toplanılır, dışardan bağlananlar 3-5 kişi olurdu. Gayet güzel ve verimli geçti.

Toplantıdan sonra Yeni Zelanda'daki projesini pandemi yüzünden kesip erken dönmek zorunda kalan bir arkadaşla konuştum. Ülkeye Los Angeles'tan giriş yapmış. Dediğine göre Yeni Zelanda'dan son kalkan uçağa binmişler (bileti de zor buldular). Uçakta boş koltuk yokmuş. Sonrasında bindiği iç hat uçağında ise 5-6 kişi varmış. Fakat LA havaalanında ülkeye girişte hiçbir yönlendirme yapılmadığı gibi kimse kendinizi izole edin dememiş. Sorumluluk sahibi insanlar oldukları için kendi kendilerine 14 günlük izolasyonu uyguluyorlar. Yaşadığı eyalette de ''shelter-in-place'' uygulaması daha bugün başlamış. Biz 19. gündeyiz. Bugün 3 Mayıs'a kadar uzatıldığını ilân ettiler. Okulların yaza kadar açılmayacağı resmen açıklanmış oldu. Ayrıca insanlar 2 metre mesafe kuralına uymadıkları ve kalabalıktan kaçınmadıkları için daha önce açık olan büyük tabiat alanlarındaki yürüyüş patikalarının tamamı kapatılmış. Mahalle kaldırımlarını arşınlamaya devam.

Bu sınırlamaların Amerika'nın tamamında uygulanması epey zor olacak. Haritalardaki rengârenk balonlar ülkenin her yerinde mantar gibi bitecek. Yani en kötü günü daha görmedik.

Günün güzel olayı: Çiçek kokusu. Kendimi eski Türk romanlarında çiçek kokusuyla kendinden geçen, geçmişe dönen, hayallere dalan kahramanlardan biri gibi hissettim.



30.3.20

Paza-ertesi

Pazar rehaveti öyle güzel bir şey ki...

Dünyaya geldiğimden beri Pazartesi iş var. Virüs dünyayı durdurdu, her şeyi değiştirdi ama haftanın düzenini (henüz?) değiştiremedi. Pazar günü her zaman güzel, hep güzel. Ben de tadını çıkardım.

İşte geldik Pazartesiye. Bugün 30 Mart 2020. Demirbank iyi günler diler.

Şurup gibi bir havaya uyandım. Kargalarla beraber yoklama verildi, masamın başına geçtim, iş, görüntülü toplantılar, mola, uzaktakilerle hal hatır konuşması derken öğlen oldu bile.

Evdeki gündem mesajımız 3 haftadır değişmedi.

Niçin saklayayım, öğleden sonra yine rehavet bastı. Sonra bir tur oyun bile oynadım. Sonunda böyle olmaz diyerek Busuu'yu açıp biraz çalıştım. Dışarda güzel bir yürüyüş yaptım. Akşam ise koyu yeşil yapraklardan sonra taze fasulye ve pilavı gören ahalinin tencerenin dibini sıyırmasıyla mutlu son.

Günün enteresan olayı: Fatih Terim'in 4 günde iyileşip taburcu olması. Bu tip haberler bana yükselen sayılardan daha vahim geliyor. Herhalde kimse F.Terim'in değil karantinaya girmeyi, sosyal mesafe kurallarına uyacağını düşünmüyordur. Bir ay sonra yaklaşık 400 kişiye bulaştırmış olacak. Bu rakamı, 'bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim' sözüyle çarptığımız zaman, tek başına iki ay içinde 60 bin kişiye virüsü bulaştırmış olacağını görüyoruz. Mutad olduğu üzre, sonuç cümlesini yazmadan bu yazıyı bitiriyorum.





28.3.20

Un coronavirutique



Postadan kartpostal çıktı. Vatandaş sanki 12 dakikada bir twitterda 75 milyona seslenmiyormuş gibi bir de eve kart gönderdi. Yanlış adres. Kendisi daha koronanın k'sını bilmezken biz gönüllü ev hapsindeydik. Neyse kırk yılda bir iyi bir şey yapmış, fazla takılmayayım.

 

...Diyorum... İyi hoş da, arkada yazanlar twitterla yazdıklarıyla tutmuyor.


Bence bu kartın yollandığından Donald Trump'ın haberi yok. Üstelik yazdıkları bizim eyalete de uymuyor. ''Hasta çocukları evde tutun,'' demiş. Okullar kapalı; hasta, sağlıklı bütün çocuklar evde. ''Barlara, lokantalara gitmeyin, eve sipariş verin,'' demiş. E hepsi kapalı burada. Değil 10 kişi, iki kişi bir araya gelemiyoruz 15 gündür.

Bu kartın Mart sonunda değil, Ocak sonunda gönderilmesi gerekiyordu. Bu örnekte geç olsun, güç olmasın denmiyor.

Kaç gündür tuvalet kâğıdına bu kadar laf ettim, sonunda geri tepecekti tabii. Hong Kong'lular evde kolayca yapılacak bir maske tarifi vermişler. Video ile de anlatmışlar. Üstelik mukavva kullanılmıyor ve yapılmışı var denmiyor!

Malzemeye bir bakın; ne avokado yağı var, ne chia tohumu. Gerekenler poşet dosya, delgeç, kâğıt havlu, selpak, lastik. Tarif gibi tarif! 80'lerde çocuk olanlar beğensin diyeceğim, ama o zamanlarda kâğıt havlu yoktu. Olsun, ben beğendim.

Sabah: Okul olmamasının mutluluğuyla kalkış, alışılmışın dışında bir temizlik seansı,
Öğle: Tabii ki koyu yeşil sebze yemeği (ya ne olacağıdı?)

Günün güzel olayı: Öğleden sonra dışarı çıkış.

Bugün evde kalışımızın 16. gününü kutlamak amacıyla ailece arabaya bindik. Arada mebzul mesafe bırakmak kaydıyla parklarda yürüyüş yapmaya izin var. 5 kilometrelik sahil şeridine sahip bir parka gittik, yürüdük.  Güneş yüzünü hiç göstermedi, hava 12 derece idi. Olsun, benim dilimdeki şarkı

ni la bombe atomique

un Coronavirutique

umudum yarınlarda, sahildeyim.


27.3.20

Zombie'lere boş değilim



Hayal bile etmediğimiz bir noktadayız. Marketlerde tuvalet kâğıdı raflarının boş olması, tamam. Şakasını yaparız, sonra da tüketim kültürü, stokçuluk der geçeriz, ama Amazon'da portatif 'bidet'lerin kalmaması?? Bunu isimlerini vermeden yazan iki Amerikalı akademisyenin blogundan öğrenmem?? Yazı konusunun tuvalet kâğıdı yerine ''family cloth'' yani bez kullanılması olması... İşte bunlar hep  kıyamet alameti! Zombie göreceğime belki inanırdım da, Amazon'da portatif taharet düzeneğinin yok satacağına asla.

Günün güzel olayı: Tabii ki elmalı turta. Ayrıca Amerika'nın öbür ucundan iki, dünyanın öbür ucundan (Türkiye'den bile uzak) bir arkadaşla internette gün yapmak. Çocukken salondan gelen kahkahaları dinleyip gün yemeklerinden götürdüğüm eski günleri hatırlayıp, şimdi aynı kahkahaları atmak. Hem de hafta için mesai saatinde.

Pek de güzel olmayan şey: Cuma akşamı çalışmak.






26.3.20

Altı kaval üstü şeşhane



Sabah:
Dakka bir gol bir. Okulların tatil değil, kapalı olduğunu saat 7:55'te çalarak hatırlattı. Çünkü 8:00'da netten öğretmene bağlanılıp yoklama veriliyor! Ben bir Michelle Obama değilim ki 4:45'te kalkıp koşu bandına çıkayım, yahut yeni yetme 'influencer'lar gibi 5:30'da kalkıp hava aydınlanırken elimde kahve ile günlük yazıp düşüncelere dalayım? Allahtan üç numara, vazifesine sadık bir devlet memuru ciddiyetiyle gık demeden kalkıp, üç dakika içinde saçını şöyle bir düzeltip masa başına geçti. (Fırsatı kaçırmayıp altı kaval üstü şeşhane deyimini de bu vesileyle öğrettim, mutluyum.)

Ekranda da olsa bir öğretmen sureti gördüğüm anda sorumluluk üstümden kalktı. Yanlış olduğunu düşünsem bile, uzmanlık, yaşadığım zamanların kabul görmüş doğrusudur. Bu zor zamanlarda hiiiç felsefî tartışmalara da giremem. İşi uzmanına bırak gitsin. Herkes işini yapsın, ne güzel. Ben hariç. Ben yapamıyorum çünkü.

Öğle yemeği: Koyu yeşil sebze potpurisi. Kavrulmuşu, haşlanmışı... Hayatınız alt üst olduysa, sizin için önemli olan bir şeyi sabit tutun, ona tutunun diyorlar ya, neden o bizde koyu yeşil sebze oldu, bilemiyorum. Muzlu rulo pasta falan da olabilirdi?


İkindi saatleri: Serin havada, parçalı bulutlu gükyüzünün altında, bahar dallarının arasında iç açan harika bir yürüyüş, hayattan konuşmak, kahkahalar.

Akşam: Gündüz yapılamayan işler için masa başına geçiş ve kapanış.



Günün güzel olayı: Ödev. Neden? Çünkü iki numaraya verilen ödev elmalı turta yapmaktı. 10 puan, 10 puan, 10 puan. Afiyetle yedik. Bir tane daha ısmarladık.



25.3.20

Sıtkım sıyrıldı

Sabah bir numaranın canı waffle istedi. Sağından solundan (tabii ki koyu yeşil) sebze sarkan dolu tezgâhın bir kıyısında waffle hamuru karıştırmaya yeltenip bütün hamuru (vıccık vıccık) yere döktü. Günün en önemli olayı bu oldu. Elbette bu olayı olduğu gibi bırakmadık. Nefesimizi alırken fısıldayarak söylenmeler, ''bırak! bırak! ben yaparım!''lardan ve dolap içlerine kadar akan hamuru bahane edip her yeri dip kıyı temizlikten sonra neden iyi bir takım olmamız gerektiği*, bir kişinin her şeye yetişmesinin mümkün olmadığı ve birbirimizin eksiklerini tamamlamamız gerektiği konusunda karşılıklı nutuklarımızı attık.

Çalışmaya oturanlara bir ve iki numaralar sıklıkla varlıklarını hatırlattılar. İş yalan oldu. Haftada belki bir tane eposta aldığım şahıstan günde beş tane ''nasılsınız, iyi misiniz, işinizi iyi yapmanız için bu kaynak da var'' mealinde epostalar almaya devam ediyorum. Adamı bloklamama az kaldı.

Mutad yürüyüşümüzü gerçekleştirdik. Bizim buralarda iki tip yürüyen var. Birinci grup Corona'dan bîhabermiş gibi yüzüne baka baka üstüne yürüyor (bu yolların kralı tavrına birazdan değineceğim). İkinci grup 2 metre kuralına uymak için sağa sola kayıyor, ama bunu yapınca seni rencide ettiğini düşünüp içten bir gülümseme ile ''garip zamanlar'', ''ne olacak bu halimiz'' ''ya işte n'aparsın?'' gibi cümleler kurarak geçip gidiyor.

Bir de koşanlar var; onlar ayrı bir cins olarak kategorize edilmeli. Sporumu yaparım, corona beni durduramaz...peki. Hızımı kesemem kalp atışım düşüyor... tamam. Ama niye üstüme doğru koşuyorsun? Kaldırımı paylaşacağız? Haldır haldır geliyorsun da beni böcek gibi ezemeyeceğine göre? Neyse ki bu insanları hiç bilmedikleri görmedikleri Türk usulü sıyrılma taktiği ile madara ediyorum. Yani düz giderken tam yanına geldiğimde birden 75 ilâ 90 derecelik bir dik açıyla yanından sıyrılıyorum. İstisnasız hepsi tökezliyor.

Amerikalı sıyrılmanın ne olduğunu bilmiyor. Önüne biri çıkarsa en horoz olan yolu kapar, diğeri durur bekler. Kazanan horozda yıllardır gözlemlediğim hareket şudur: Çene yukarda, boyun iyice uzar, omuzlar hafif arkaya atılır, göğüs genişletilir. Gözler karşıdan gelene değil, arkasındaki boşluğa bakar. Kişi, varsa yanındakiyle konuşur. Dinleyen değil, konuşan olmak lazımdır, çünkü dinleyen edilgendir, dolayısıyla yol veren olmak kaderidir. Konuşurken nefes ayarı iyi yapılır ve asla cümle bölünmez. Karşıdan gelen bir hiçtir, yoktur öyle biri. Gaz ve toz bulutudur. Yok sayınca üstüne yürümek kolaydır.

Ben de sıyrılıveriyorum.



* Ama bak, Oblivion'daki gibi değil. ''-Are you a good team?'' ''-F.ck you Sally!''




24.3.20

Koronam kor*

Kanatlı Kedi'nin davetine katılıp bloga bir üfledim.

Bugün 24 Mart 2020. Demirbank iyi günler diler. Dünyayı her anlamda geriden takip ettiğimiz için ben bu yazıyı yayınladığımda Türkiye'de 25 Mart olmuş, challenge resmen başlamış olacak.

Bugün yaşadığım yerde 'shelter-in-place' denen, sokağa çıkma yasağının yumuşak versiyonunun 9uncu, benim bunu uygulayışımın ise 12inci günü.

Bakkala (yani market alışverişine) gideli 8 gün, manava gideli 1 gün oldu. Dolayısıyla raflarda tuvalet kâğıdı var mı, yok mu, güncel bilgiye sahip değilim. Fakat manavda sebze meyve boldu. Kapıya bir adam dikmişlerdi. İçeriye çok insan girmesin diye kontrol ediyordu. Kasanın önünde de arada 2 metre mesafe bıraktırıyorlardı. (Ama sırada bekleyenler buna riayet etmiyordu, o ayrı.)

Dışarda maskeliler, maskesizler, eldivenliler, eldivensizler, hem maskeli hem eldivenliler var. Trafik inim inim inletirdi, şimdi yollar boş. Günün değişen saatlerinde yürüyüşe çıkanlar oluyor. Parklarda tek tük çocuklarını oynatanlar var. İşyerleri, okullar, lokantalar, kurslar vs. her yer kapalı. Lokantalar siparişleri ancak eve teslim edebiliyor.

Her gün yürüyüşe çıkıyorum. Bahar her şeye rağmen çıldırtıcı güzellikte kendini gösteriyor. Zaten evden çalıştığım için düzenim değişmedi. Nitekim biz Zoom'u cool olmadan önce kullanıyorduk. Tabii gündüz evde bulunan ahalinin sayısı birden artınca işim sekteye uğruyor, ama idare ediyorum.

Son bir hafta on günde olan güzel şeyler: Kimse bir yere yetişmek zorunda olmadığı için sabahın köründe kalkmak zorunda değilim. Koyu yeşil sebze tüketimi arttı. Okuduğum binikiyüzküsür sayfalık romanı bitirdim.

Pek de güzel olmayan şeyler: Günde altı yedi saat yalnız kalırken 24 saat dip dibelik. Yemeğe  dışarıya çıkalım diyememek.



*Başlık, yıllar önce Aşkım Nur Yengim* ile Harun Kolçak'ın birlikte yaptıkları düete atıftır. Yani birarada olabilmek ne mümkün, bir arada kalabilmek imkânsız... sonradan kor.

29.1.08

23.10.07

187

142, 301 gibi rakamlardan sonra bir de 187 çıktı. Bir politikacı da 187'yi diline dolasa ne güzel olurdu.

İlber olmasa blogu unutmuştum. Sağolasın İlber.

Şu anda okuduğum kitabın adı Blind Trust: Large Groups and Their Leaders in Times of Crisis and Terror. Yazarı Vamık Volkan. Kitap 2004 yılında Pitchstone Publishing tarafından basılmış. Psikoanaliz profesörü olan Volkan'ın ilgi alanı büyük grupların (large-groups) psikolojisi ve lider ile takipçileri arasındaki ilişki. Virginia Üniversitesi'nden emekli olmuş, şu anda İstanbul'da ders veriyormuş. Bu kitapta büyük grupların kimliğini, siyasi liderlerin bu gruplara yarar ve zararlarını, topluluk üzerindeki kalıcı etkilerini incelemiş.

187. sayfasının ilk cümlesi:
"As an adult, the Shah was preoccupied with flying and heights; he acquired his "wings" (learned to fly) two days before his twenty-seventh birthday."

Ufak tefek bilgi için: 1, 2, 3,


Bir de her gün elimde olan kitabın 187. cümlesini yazayım:

"Cultural misunderstandings will be devastating."

25.8.07

Seçiyorum... Seçiyoruuuum.... Seçtim! - 1. Bölüm

Bu uzun bir yazı olacağı için ikiye bölüyorum.

Türkiye'de cumhurbaşkanlığı seçimi tartışması ve arkasından gelen erken seçim ülkeyi 17 Ağustos depremi gibi salladı. O tartışmaları güzide gazete ve televizyonlarımızın tarafsız haberleri ve seviyeli yorumcuları sayesinde layıkıyla takip ederken bir taraftan da buradaki başkanlık seçimlerini merakla bekliyoruz.

Burada devlet başkanı 4 yılda bir seçiliyor. Seçim seneye Kasım'da yapılacak. Ama hazırlıkları siz de takip ediyorsunuzdur. Elbette bizim gazeteler bu konuyu yabancı meslektaşlarının gözünden bize haber olarak verdikleri için tek bulabildikleri magazin parçası Hillary'nin çatalı olabildi.

Devlet başkanı 4 yılda bir seçiliyorş Kongre seçimleri ise farklı. İki kamaralı Kongrenin Senato kısmında senatörler 6 yılda bir seçiliyor. Fakat iki yılda bir senatonun 1/3'ü seçime giriyor, bir nevi devr-i daim. Böylece dengeler iki yılda bir değişiklik gösterebiliyor. Senatör sayısı 100 (50 eyaletten 2şer senatör). Temsilciler Meclisi üyeliği (bizim milletvekilliğine paralel olan) için 2 yılda bir seçim yapılıyor.

Bir de yerel seçimler var, yani eyalet çapında olanlar. Federal kongre dışında yerel kongreler var. Her eyaletin kendi senatosu ve temsilciler meclisi var. Sonra belediyeler, 'county' idaresi, şerifler, vs. yani Amerikan seçmeni habire oy veriyor.

Bizde son zamanda "oy vermek vatandaşlık hakkımızdır, ödevimizdir" (ödev olur mu ya, haktır) "bir oyun bile değeri vardır" cümleleri çokça sarfediliyor. Bir yandan da milletvekili sadece oy zamanı geliyor sonra 4 yıl bizi unutuyor diye sikayet ediyoruz. Belki de daha sık kendimizi hatırlatmamız lazım, kimbilir?


Öbür taraftan, bunlar kendisine sıkça hatırlatılan Amerikan seçmeninin oy sandığına gidiş oranı %40'ı aşmıyor.

Vatandaşı oy vermeye yönlendirmek için neler yapılmıyor ki! Hem devlet ve yerel makamlar, hem de partiler hummalı bir faaliyet yürütüyorlar. Kapıda herhangi bir seçim varsa önce istisnasız bütün adreslere broşürlerler kartpostallar gönderiliyor: Takviminize ekleyin, şu gün seçim var diye. Bu dağıtımda vatandaş veya kayıtlı seçmen olduğunuza bakılmıyor sanırım.


Sonra seçimde nelere kimlere oy vereceklerine dair broşürler, kitapçıklar yollanıyor.
Sizler için seçtiğim bu sayfada Seattle Limanı Komisyonuna aday olanlar kendilerini tanıtmışlar. Yine il genel meclisi sorusunu hatırlatacağım ben.


6.8.07

Pow Wow (okunuşu pau vau)


Pow Wow, yahut powwwow, Kızılderililerin yaptıkları toplantılara verilen genel isimmiş. Beyazlar bu kelimeyi ilk defa kuzey doğudaki Narragansett yerlilerinden duymuşlar; o zamanlarda kelime kam anlmaına gelirmiş. İyileştirici gücü olan kamlar ziyaret edileceği zaman söylenen "Hadi pow wow'a gidelim" sözü, beyazların ağzında "hadi pow wow yapalım"a dönüşmüş, sonra da bütün Kızılderili kabilelerinin kullandığı ortak bir kelime haline gelmiş. Pow wow da dans ve müzik dolu bir kutlamaya dönüşmüş.

Arkadaşımla İskoç festivalinden dönerken yolda Pow Wow yazılı bir tabela görünce direksiyonu sağa kırdık ve karşımıza Muckleshoot kabilesinin pow wow'u çıktı.


Biz vardığımızda dans yarışmaları başlamıştı. Epey uzun kalmamıza rağmen kapanış törenine kadar bekleyemedik.

Geniş bir çayırlık alanda büyük bir elips oluşturulmuş, herkes tentelerin altında oturup ortada dans edenleri seyrediyordu. Sadece davul ve vokalle yapılan müzik eşliğinde çocuklar ortada hünerlerini gösterdiler. Bir sunucu hangi dansın yapılacağını, kimlerin yarışacağını anons ediyordu. İyi bir organizasyondu ve genelde bu tip faaliyetlerde hissetiğimiz yapaylık yoktu.


Demek ki neymiş, sokakta üstlerinde soluk bir tişört bir kotla gezen her kısa boylu, kara kuru insanı, güney Amerikalı göçmen zannetmemek lazımmış.


Her yaştan insan olduğu gibi, seyircilerin çoğu danslara katılıyor.

Bu da saz heyeti. Ortadaki davulda ritm tutarak aralarından bir şarkıcının önderliğinde şarkıları söylediler.

Tabii her yerde olduğu gibi burada da arka tarafta yiyecek satanlarla hediyelik eşyacılar vardı. İşporta şeyler mesela Çin malı dreamcatcherlar, plastik çerçeve içinde renkli baskı Kızılderili kadını figürleri falan satılıyordu.

Ne yazık ki ,Muckleshoot kabilesinin müziği ve danslarıyla ilgili hiç bilgim yok. Ama bundan sonra pow wowların abonesiyiz.