14.3.06

Bak lütfen dedim!

"Kırmızı Sokak" muhabbeti başladığından beri aklımdaki bir kareyi nihayet hafta sonu kaydedebildim.

Washington DC'de yazın hafta sonlarında iş arkadaşlarımla National Mall'un çimlerinde düzenlenen, önce beyzbolun fasulyeden olanı sandığım, softball turnuvalarına katılırdım. Milletin biraları içerken etraftaki polisleri kontrol etmeleri, şişeleri açığa çıkarmayıp, buzluğun içinde plastik bardağa azıcık koyup çabucak içmeleri ilk gördüğümde garip gelmişti. Sonra sıcak havalarda kaldırıma ya da yürüyüş yoluna sandalye atan bar sahiplerinin bu sandalyelerin etrafını ip, zincir vs. ile çevirmelerinin de aynı sebepten olduğunu çaktım (aferin bana). Mazallah o ipin dışında içkinizi yudumlarsanız polis götürüverirmiş! Bu yasağın detayını bilmiyorum. Fakat işletme sahipleri de, sıradan vatandaş da kurala harfiyen uyuyor.

Gecenin epey geç bir saatinde arabda 4 kişi eve dönerken çevirmeye yakalanıp, bizden bir önceki arabanın sürücüsüne üflettikten sonra -ki gayet normal görünüyordu- hiç soru sormadan kelepçe taktıklarını görüp, bizim arkadaşa da emin olana kadar burun değdirmece, düz çizgide yürütmece yaptıklarında işin şakası olmadığını bizzat gördüm. Alkollü araba kullanma burada Driving Under Influence başlığı altında cezaya tabi.

Türkiye'de olduğu gibi, burada da kanunu bilmemek mazeret sayılmıyor. Ama her fırsatta hatırlatılan kanunu bilmemek de mazeret olamaz. San Juan adasında, adanın öbür ucundaki Roche Harbor adındaki minik limanda -ki Amerika Kanada sınır çizgisi bir kaç mil ötede- alkol sınırını çizen tabela tatlı sert.

'Lütfen'le başlayan ikaz 'kanun kesinlikle uygulanır' diyor. Bu arada Open Container Law, yani Açık Şişe/Kutu Kanununa göre motorlu taşıtlarda kapağı açılmış içki bulundurmak cezaya tabi. Bazı eyaletlerde torpido gozundeyse birşey demiyorlar. Burada farklı bir versiyon var demek ki.

Neyse, "bu noktadan sonra içki yasak!" diyen ikaz tabelası nereye kadar izin vermiş, görelim:

Tekneyle gelenler karaya ayak basmadan önce son yudumunu içebilsinler diye minik köprüyü geçiş bölgesi yapmışlar herhalde.

11.3.06

Hakem Öpsün Seni!

Doğu tarafındayken kahveye futbol maçı seyretmeye gitmişliğim var. Saat farkından dolayı Pazar sabahlarına denk gelen maçlar için Pennsylvania Avenue'daki Anatolia Cafe, Best Buy'dan en büyük ekran televizyondan iki tane alıp, maçın toplu gösterim maliyetini de giriş ücreti olarak gelenlerden talep ederek bir kahve işletmesine dönüşüyordu. Sallama çaya rağmen şikayet eden yoktu. Ama heyecanla bağıra çağıra maç seyreden sadece biz ve İrlandalılar mı? Hayır. Amerika'lı da aynı şekilde maç seyreder. Belki Amerikan futbolu kısmı için bir Sports Bar fotoğrafı koymak lazım. O zamana kadar başka bir dala atlayalım.

Şimdi futbol ihtiyacımızı internetten abonelikle hallediyoruz. Malum, Lig TV (bizim kullandığımız ipworldtv.com gibi) bazı yerlerden abonelik satıyor. Bu yazıyı yazarken Fener maçı bitmişti. Vakit doldurmak için Ankaraspor başkanına şarkı bile söylettirdiler. Şu anda da Galatasaray forması altında Sergen Trabzon'a bir gol attı. Bunu da geçelim.

Amerikan futbolunun en büyük kupası Superbowl karşılaşmaları biteli çok oldu. Bizim takım (Seattle Seahawks) Detroit'teki yarı final maçında Pittsburg Steelers'a fena halde yenildi (21-10).

KubeFM'in programcılarından The T-Man'in (dinleyicisi değilim) ağzından yazılmış reklam panosu altta. West Seattle'dan I-5 yoluna çıkarken karşınıza heyula gibi dikiliyor. Tercüme ediyorum:

Sayın Hakem Bey,
Bir dahaki sefer bize koymadan önce hiç değilse bir öpün!
Saygılarımla,
The T-Man


11.2.06

Böbür böbür böbürlen...

Bu sefer plakayı değil, çerçevesini okuyalım:

''Benim torunlarım senin torunlarından daha tatlı.''

7.2.06

Coni



İlber'in yazısını okuyunca artık bir anıt mezarlığına dönmüş olan the National Mall'daki Vietnam anıtında çektiğim bu fotoğraf aklıma geldi. Bir Vietnam gazisine yeğeninin mektubu. Mektupta ufaklık -Vietnam'da değil de, savaştan yıllar sonra ölen ve kalbi Vietnam'da kalan- Coni amcasını çok özlediğini, ülkesi için yaptıklarından dolayı gurur duyduğunu yazmış.

Vietnam anıtının yapılış hikâyesinin filmi de çekildi elbette. Bu duvar önünde her daim böyle mektup, çiçek, fotoğraf, çoğu zaman bayrak bulunuyor.

6.2.06

Bak Postaci Geliyor

Bildiğim kadarıyla hemen hemen 20 yıl boyunca bizim mektuplarımızı aynı postacı getirdi. Hiç ismini merak etmedim ama arada karşılaştığımızda sohbet ederdik, kademe değişikliğini almak (maaşını arttırmak) için Açık Öğretim'de ev ekonomisi okuduğunu anlatmıştı. Postamızı hiç aksatmadı; abone olduğum (renkli ve resimli) dergilerin bazı sayılarının hiç gelmemesinin onun değil komşuların "hatası" olduğunu biliyorum. Ne dergiler uçtu öyle... N'apalım, canları sağolsun. Rahşan affı varken ben mi affetmem diyeceğim?


Üstünde siyah PTT yazan sarı posta kutularını hatırlıyor musunuz? Buradakiler mavi.

Amerika'da posta hizmetleri mükemmel işliyor. Hiç bir mektubunuz kaybolmaz, kutuya attığınız zarf kesinlikle yerine ulaşır. Amerika içi normal bir zarf 39 cente (2 centlik zam yeni geldi) gider. Şehiriçi - şehirlerarası ayrımı yok. Pulun arkasındaki yapışkanın tadını sevmeyenler, merak etmeyin. Pullar etiket gibi, ıslatmadan yapışıyor.

Eğer postaneye kadar gitmek istemezseniz önünüzde iki şık var. Mektubunuzu bu mavi kutulardan birisine atabilirsiniz, ya da evinize gelen postacıya verebilirsiniz. Yani posta kutunuz hem size gelen mektuplar, hem de sizin gönderdiğiniz mektuplar için kullanılıyor. Mavi posta kutuları ise her mahallede, şehir merkezlerinde, bazen postanenin 2 metre ötesinde var.


Gelelim burada yazılanları açıklamaya. "Posta hırsızlığı federal suçtur," cümlesinin altını çizmişler. Şimdi motorcuların arka ceplerinden sarkıttıkları (nedense hep kırmızı) mendilleri ağızlarına bağlayıp dakşan! dakşan! posta arabalarını soyan haydutları hatırladım.
"Collection Times" posta kutusunun hangi gün ve saatlerde boşaltıldığını bildiriyor. İnanmazsınız ama hakikaten o saatte bir postacı gelip kutuyu boşaltıyor. Ne erken, ne de geç. Bütün posta kutularında bu bilgi var.

Posta arabalarının fotoğrafını da çeker çekmez buraya ekleyeceğim. Onun için bizim Ukrayna'lı postacı Nataly'yi yakalamak lazım. Nataly tatlı bir kız; bu zamana kadarki postacılarımdan farklı olarak, Noel'de bir tebrik kartı yolladı. Ramazan bayramında harçlık isteyen davulcular gibi burada da Noel'de hizmetinden istifade ettiğiniz kişiler kendilerini "bir şekilde" hatırlatıyorlar. Pek çok başka örnekte olduğu gibi bahşiş isteğe bağlı olmaktan çıkıp bir çeşit mecburiyet halini alıyor. Vermezsen birşey olmaz, alan adama da kötü gözle bakılmıyor. Bizim postacıların bayramda böyle bahşiş aldığını düşünün.


EK (11 Şubat): Apartman dairelerinin posta kutularına örnek aşağıda. İlk fotoğrafta çöp kutusunun üstündeki kutu giden posta için. Arkada dizilmiş olanlar da her bir dairenin gelen posta kutuları. İkinci fotoğrafta örnek olarak açılmış, içi dolu bir kutu görüyorsunuz. Üçüncü fotoğrafta görülen kilidi çevirince, arkadaki bütün kutular vasistas gibi açılıyor.

EK'e düzeltme: Pardon, aslı şöyle imiş: Postacı minik sarı kutuyu açıp içinden buranın anahtar(lar)ını çıkarıyor. O anahtar(lar)la posta kutularını toptan açıyor. Böylece postacı tek bir anahtar taşıyor.


EK (11 Mart): Müstakil evlerin posta kutularına örnek de budur. Evin numarası (4907) kırtasiyeden alınmış çıkartmalarla yapılmış. Kutuya gönderilecek mektup koyunca yandaki kırmızı kolu kaldırmak lazım ki, postacı anlasın.

4.2.06

Plaka ama...

Bu plakayı gördüğümde elbette aklıma Manowar geldi. Hey gidi günler deyip kameraya davranmıştım ki, arabanın sağındaki bayrağı gördüm. Heavy Metalden Irak'a geçiverdik.

Telefon teli

Iki önceki fotoğraflar trafik lambalarında dikkatimi çeken detaya dair idi, bunlar da o trafik lambalarının 10 metre ötesindeki (olmayan) jetonlu telefonun fotoğrafları.


Amerika'daki kart sistemi yok, jeton da satılmıyor. 5 cent (nickel), 10 cent (dime) ve 25 centlik(quarter) bozuk paralar ile arama yapılıyor. Aslında bir de 1 cent var ama telefon kabul etmez onu. Zaten yolda düşüren dönüp almaz, öyle bir bozuk paradır.


İki yana koyduğum fotoğraflar aslında çok sık karşılaştığım bir görüntü değil. Benim kullandığım telefonların tamamında siyah kalın ciltli telefon rehberi bile vardı.

2.2.06

40 yaşındayım. Param var.

Amerikalıların kendilerini ifade ediş yeteneği dikkate değer. Hayatlarında ne olup bitiyorsa 3-5 harfle plakalarından anlatabiliyorlar.

Bir süre önce kuzeybatı Pasifik bölgesi yağmur ve soğukla cebelleşirken kaçıp kendilerini Las Vegas'ta bulan Özden ve Kansu, orta yaş (midlife) yazan plakayı fotoğraflayıp bana gönderdiler (teşekkür ederim). Herkesin orta yaş krizleri 2005 model Corvette'li olsun demek isterdim, ama duyup da hak verdiğim bir cümleyi de yazmadan geçemeyeceğim: "Saçlarım ağardıktan sonra BMW'm olmuş neyime".

27.1.06

Kaplumbağa sendromu

1) Kaplumbağa sendromu yurtdışında yaşayan bazı kişilerde görülür. Bu sendromu kısaca 'çıktığı kabuğu beğenmemek' şeklinde tanımlayabiliriz.



2) Ömer Seyfettin bir hikâyesinde arkadaşı Ali Canip (Yöntem)'in kendine yaptığı muzipliği anlatır. Gayet normal bir güne başlayan yazar, Ali Canip'in önceden anlaştığı üç beş arkadaşının "Yüzün sararmış", "Hasta mısın?" sorularından sonra gerçekten hastalanır.



3) Kaplumbağa sendromuyla bağlı olan bir de fobi vardır; kaplumbağa sendromu fobisi. Bu fobi iki grupta gözlemlenebilir:
a) kişinin kendisinin kaplumbağa sendromuna sahip olmaktan korkması, [genelde reddedici bir tutum gözlenir: (-Hayır kaplumbağa değilim!)]
b) kişinin çevresindekilerin onun bu sendroma sahip olduğundan korkması. [genelde iddia edici bir tutum gözlenir (-Sana ne oldu böyle?)]



Üstte yazdıklarımla ilgisi olmadığı halde not edeyim: Bu fotoğrafları geçen hafta çekmiştim. Tesadüf bu ya, dün de birileri konuşmuş.

Hay bin kaplumbağa!

25.1.06

Kaaç, Kaaç! Yoksa Tsunami Seni Yakalayacak!*

Felaketle eş anlamlı olsa da tsunami söyleniş olarak güzel bir kelime. Biz tusunami olarak telaffuz ediyoruz, Japonca'da nasıl olduğunu merak ediyorum. Kesik kesik "tsu-nami" mi deniyor yoksa na'ya vurgu yapılıp, son hece uzatılıyor mu (tsu-NAmiii) acaba?

Tsunami kelimesini internette (burada internet=google oluyor maalesef) taratınca karşımıza ilk çıkan sayfa Washington Universitesi'ninki olunca, Ocean Shores'daki tsunami ikaz noktası'nın fotoğrafını koymak gerektiğini düşündüm.

Kıyı boyunca dikilen bu direkler tehlike anında ses ve ışıkla halkı uyarıyor. Eyalet valisi C. Gregoire göreve seçildiğinden beri tehlikeye karşı erken uyası sistemine yatırım yapacağını sık sık vurguluyor (1, 2, 3). Devlet temsilcilerinin her türlü tehlikeye karşı halkı koruyucu tedbirler alacağını ifade etmesi zaten her vatandaşın alışkın olduğu birşey (1, 2).

New Orleans felaketinde sistemin "işlemeyebileceği" ihtimalinin göz ardı edilmesinin sonucunu gördük. Herhalde bundan ders alarak, tatbikatlarda gerektiği gibi çalışmadığı farkedilen tsunami ikaz sisteminin iyileştirilmesi için Vali Hanım bütçeden para ayıracağını söyledi.

Ocean Shores'da sahilden ana yola çıkarken yol ağzında tam karşımızda Tsunami Evacuation Route levhası bize sol tarafı işaret ediyordu. Alttaki yazıdan Ocean Shores haritasını bulanlar, yarımadanın Banda Açe'deki kıyı şeridine benzerliğini görebilir.

Tabelayı gördüğümde benim aklıma aynı anda birkaç şey geldi. Felaket filmlerinde panik içindeki Amerikalıların arabalarına binip yolları doldurmaları ve tabii kimsenin bir yere gidemeyip ölmesi; 11 Eylül'de ikiz kulelerde merdivenlerde iniş ve çıkış şeridi oluşturulduğu ve kimsenin yukarı çıkan olmadığı halde o şeritleri ihlal etmediği -tabii akabinde öldükleri ve elbette kulelerde çalışan Türklerin "açıl kenara hemşerim" diyerek çıkış şeridinden aşağı fırlayıp kurtuldukları şehir efsanesi.



*Cümlenin aslı: Kaç! Kaç! Yoksa kötü kedi seni yakalayacak! (Tweety Sylvesterden kaçarken hacıyatmaz kuşa söyler).

24.1.06

Okyanus

Yıllar önce California Dreaming isminde bir film seyretmiştim. Sörf tahtalarını kollarının altına kıstıran yanık tenli erkeklerle parlak bikinili 90-60-90 kızların bütün film boyunca kumsalda hahaha hihihi diyerek koşturdukları (iyiydi bayağı) , en sonunda da gri renkte gökyüzü ve bulanık okyanusu gözümüze sokan ve bizi uzaylının aracından iner inmez "kıble ne tarafta?" diye sorduğunda imamın şakkkk! ettiği papaza döndüren bir sahneyle biten film.

Kıtanın öbür tarafındaki okyanus maceram vasatın altındaydı ve doğrusu mevsim sebebiyle bu kıyıdakinden fazla bir beklentim yoktu. Ama be kardeşim! Bu nedir?


Burası Ocean Shores. Minimini bir kıyı şehri. Sehir derken çekiniyorum aslında çünkü bildiğiniz gibi Amerika'nın idari bölünmesi bizden çok farklı.

Türkiye'de Amerika dendiğinde aslında hemen her zaman federal hükümetten bahsediyoruz. Bush, Merkezi Haberalma Teşkilâtı (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI), Kongre (Temsilciler Meclisi ve Senato), Yüksek Mahkeme vs. bütün bu organlar federal hükümetin parçaları. Amerika'daki yerel idareyi Türk insanı sanırım sadece (eyalet) meclislerinden birisi sözde Ermeni soykırımıyla ilgili bir kararı kabul ettiğinde işitiyor. Mot a mot çevirirsem, state (eyalet), city (şehir), town (kasaba), village (köy) var ve bunların idaresi farklı metodlarla oluyor. İdari bölünmeyi karşılaştırmalı olara tarif etmek abes olacak, çünkü ne "county" şehre denk, ne de "city" şehir merkezine, veya ilçeye veyahut köye... en basit örnek olarak eyalet valisini verebilirim, validir ama (Arnold amcayı hatırlayın) seçimle işbaşına gelir. Biz "vali kimdir," diye sorulduğunda Vatandaşlık Bilgisi dersini 10 ile geçmiş öğrenciler olarak "en büyük mülkî amir" diyerek cevabı yapıştırırız.

Dolayısıyla 2000 sayımına göre 3,836 nüfuslu Ocean Shores da şehir oluyor. Gelelim ne menem bir yer olduğuna. 8-10 tane otel, 15-20 tane dükkân var.

Ocean Shores'da yapılacak pek çok sey varmış:) Bunlardan bir tanesinin kumsalda araba sürmek olduğunu söylersem bir fikir vermiş olurum. Listedeki diğer şıklardan iki tanesini daha yazayım; Relaxation (huzur/rahatlama), masaj. Bu durumda bu küçük yerleşim yerinde geçirilecek zamanın saatle ölçülmesi herhalde yanlış olmaz.

Peki yılın bu zamanında okyanus kıyısına gelen Amerikalılar ne yapıyorlar? Çocuklar her çocuk gibi dalgalarla oynuyor.


Genelde Amerikalılar, özelde Kuzey batı Pasifik bölgesi sakinleri ıslanmaktan rahatsız olmazlar. Onun için annelerinin de çocuklarla beraber koşturması bana garip gelmedi.


Suya doğru iki gidip geldikten sonra yapacak bir kaç şey kalıyor. Çocuğu olanlar uçurtma uçuruyorlar


Genç ve maceracı ruhlu olanlar da hummerları olmamasına rağmen Hülya Avşar gibi upuzun sahilde araba sürüyorlar -maalesef belgeleyemedim. Bunun dışında Latin asıllı olduklarını tahmin ettiğim 6-7 kişilik kadınlı erkekli bir grup çekirdek çitleyerek yürüyüş yaptıklarını gördüm. Habersiz çekemedim; izin isterken de ne diyeceğimi bilemedim. Eksik kaldı, şimdi pişmanım.

Tabelalara olan özel ilgim burada da devam etti. Altta sınırları belli bir alanda köpekler tasmasız dolaşabilir diyor. İlk defa bir tabelada "...karar uyarınca" ibaresini gördüm.



Alttaki de yazın burada araba kullanılmaz diyor. (Labor Day -İşçi bayramı- Amerika'da 1 Eylül'de kutlanıyor)

Koskoca (!) Ocean Shores'da şöyle denize karşı oturup çay kahve içilecek tek bir yer yok. Halkı fakir olan bu yerin bende bıraktığı hatıra, yarıdan daha az bir fiyata satılan odundur. Sadece bu sebepten Ocean Shores'dan memnun ayrıldım.

1.1.06

Noel Baba Beni Öpme!

Bir Christmas da geldi geçti. Her şeyin Türkçesi varken, bu günün Türkçe'de karşılığı olmaması tuhaf. Hristiyan Türkler acaba bu güne ne diyorlar?

Geçtiğimiz iki haftada Türkiye'deki gazeteleri takip edenlerimiz bir kere daha süslenen ağacın yılbaşı değil Christmas için olduğunu, Noel Baba'nın da 31 Aralık'ta değil 23 Aralık gecesi bacadan indiğini okudu durdu (sizi gidi cahil Türkler siziii). Amerika'da da "dinimiz elimizden gidiyor," diyenlerle kültür erozyonundan bahsedenler, evlerdeki ışıklı çam ağaçlarını yerden yere vurdular.


Amerika'daki bu tartışmaları bilenleriniz vardır belki. Bilmeyenler için ben biraz bahsedeyim. Herşeyden önce belirtmem lazım; burada bayram kelimesinin karşılığı holiday. 4 Temmuz Bağımsızlık Günü gibi milli bayramlar da, Christmas gibi dini bayramlar da holiday olarak nitelendiriliyor.

Kısa bir süre önce Türkiye'de 'ramazan' ve 'şeker' kelimelerinden hangisinin bayramla birleşerek belirtisiz isim tamlaması yapacağı konusunda epey uzun ve derin bir tartışma vardı. Ramazan'cılarla şeker'ciler bir olup güzelim bayramın (afedersiniz) içine etmişlerdi.

Bu tip gereksiz dertler sadece Türkiye'ye özgü değil. 'Yurdum insanı' tabiri aslında 'dünyalım' olarak değiştirilmeli. Herkes bizim gibi. Gerçek bu. Gariplikler konusunda özgün ve özel değiliz.


Şaşırmayın ama, Christmas vakti Amerika'da radyo ve televizyonlarda iki grup birbirini yedi. "Christmas İsa'nın doğduğu gündür, biz tanrı-peygamberimizin doğumunu kutuluyoruz. Dini sulandırmayın!" diyenlerle, "Christmas sadece dini bir gün değil, Amerikan toplumsal kültürünün bir parçasıdır. Christmas da diğer kutlamalar gibi (Yahudi bayramı Hannuka, ve zenci bayramı Kwanzaa, vs.) bayram/tatil sezonunun (holiday season) bir parçasıdır. Bu yüzden her imge dini değildir. Ben tatilimi istediğim gibi kutlarım; din zorbalığı yapamazsınız, burası özgür bir ülke" diyenler her yerde karşımıza çıktı. Halbuki bana sorsalar güzide köşe yazarı Engin Ardıç'ı okumalarını salık verirdim. Hey gidi koca Mitra, sen nelere kadirmişsin!

Yani plastiklerinin de artık canlıları kadar ilgi gördüğü çam ağacının, Hz. İsa'yla alakası olmamasına rağmen Christmas ağacı diye anılması, bacadan salona hoplayan Aziz Nikolas'ın (Saint Nicholas, Santa Claus) bilumum filmlerde Santa'ya terfi ettiğini görenler için garip değil.

Efendim, bütün bu karşılıklı itiş kakışın ortasında bir de medya en güzel süslenmiş ev yarışmalarını başlatınca, ev başına düşen ampul sayısı tavana vurdu. Apartmanda da, müstakil evde de yaşasalar, ya da üçüncü fotoğraftaki mavi evde olduğu gibi çok fakir bir işçi mahallesinde de otursalar, süsleyen süslüyor.


Nafile! Amerika ikiye bölündü bile: 'Merry Christmas'çılarla 'Happy Holidays'çiler.

1.12.05

Sınır

Amerika'da Şükran günü (Thanksgiving) dükkânların çoğu öğleden sonra kapandığı ve uçan kuş bile saat 4,5'ta evinde olduğu için bütün ülkenin üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyor. Şükran gününün günümüz Amerikalı tüketicileri için anlamı, hindi, 4 günlük tatil, Black Friday ve Christmas alışveriş sezonunun resmen başlamış olması demek. Şükran günü her yıl Kasım ayının son perşembesi kutlanıyor. Ertesi gün, yani Cuma, bütün ülkede mağazalar kapılarını kargalar faaliyete başlamadan %50-%75 indirimlerle açıyorlar. Perşembe akşamı 4'ten sonra, bir tek kuş sütünün eksik olduğu sofrada, aileleriyle mutlu bir gece kadınlar, aile efradından güçlü kuvvetli olanlarını yanlarına alıp mağaza kapısında bekleşmeye başlıyorlar. Bundan sonrası işte Black Friday oluyor. Çünkü kapılar açıldığında o insanların hali büyük bir felâket sonrası kamyondan atılan ekmeklere atlayan felâketzedelerden farklı değil. 500 dolarlık bir video kamerayı 100 dolara alabilme ihtimali insanların gözünü döndürüyor. Ama sonuçtan herkes memnun. Satın alınan mallar ekonomiyi döndürüyor. Christmas alışverişini önceden yapanlar az masrafla kurtuluyor, dükkânlar da stoklarını eritiyorlar.

Fotoğraflar beklediğinizin aksine iükran günü alışveriş görüntülerinden oluşmuyor. Nerde bende sabah 4'te kalkıp o güruh içinde bekleyecek deli cesareti? Memleketteki gibi bayram ziyaretine gidilecek birisi olmadığı ve zaten şükran günüyle pek alâkam olmadığı için bugünü ilerde hayırla yad edeceğim bir şekilde geçirdim: Tatili fırsat bilip Kanada'ya gittim. Kanada'da şükran gününü Ekim'de kutladığından 24 Kasım onlar için normal bir iş günüydü.

Uzun girişten sonra başlıkta yazdığım konuya gelelim. Eh, her ne kadar yolculuk (karayoluyla) 2,5 saat sürdüyse de sonuçta bir ülkeden başka bir ülkeye geçtik. Sınır deyince aklıma Kapıkule ve Habur geliyor. Oradan hareketle bazı şeyleri resimlemeye çalıştım. İki üç resim de Kanada'nın Amerika'dan farkıyla ilgili.


Sınır çizgisi yolun iki tarafına dikilmiş taşlarla belirtilmişti.


Amerika tarafındaki duty free. Kanada tarafındakini gece döndüğüm olduğu için çekemedim.



Evet, kuyruk. Amerikalıların Kanada'ya girmek için vizeye ihtiyaçları yok. Hatta bu yıla kadar pasaport göstermeleri bile gerekmiyordu. Fakat 2006'dan sonra yürürlüğe girecek bir kanun gereği Amerikalılar kendi ülkelerine girerken pasaport göstermek zorunda kalacakmış. Karayoluyla girişte pasaport bulundurma mecburiyeti de 2007'den itibaren başlıyormuş. Sınırda Amerikalı ya da değil, arabalar aranmıyordu. Bu kuyruk tatile özel olsa gerek. İlerde ne olur allah bilir.


Bu ikazı görünce düşündüm de şimdiye kadar seyrettiğim filmlerin %98'inde Amerika'dan Kanada'ya yanlarında büyük miktarda nakit para kaçıranlar (hırsız, soygunu, mafya üyesi, vs.) ya yakalanıyor, ya da parayı arkalarında bırakıp sınırı geçmek zorunda kalıyorlar.


Köprü gişelerine benzeyen yer, polisin "nereye gidiyorsun, niye gidiyorsun, ne kadar kalacaksın, nerede konaklayacaksın" sorularını -sanki cevabını dinlemeden- sorduğu nokta.


Sualleri atlattıktan sonra bu kartonu görünce... Kanada'ya karşı neden sıcak hisler beslediğimi hatırladım.


Sadece karton değil sebep, yeniden km, cm, gram görmek.


Bu fotoğraf Vancouver'daki Granville Sokağı'nda hafta içi gece 8 sularında çekildi. Eee nedir yani? İyi bir fotoğrafçı sokaktaki canlılığı yakalayabilirdi, bense alta bir paragraf yazarak idare ediyorum: Bu sokakta ve yürüdüğümüz merkezdeki diğer cadde ve sokaklardaki otobüslerin yolcuları indirip bindirme hızı Ankara-Kızılay'dakinden birrraz daha yavaş. Amerika'da otobüse binmek ise bu açıdan bir eziyet (en azından benim için).


Pek iyi bir mukayese olmayacak ama bu da Washington DC'de şehir merkezindeki bir sokağın fotoğrafı.


Kanada şehirleri Amerika'ya hiç mi benzemiyor? Hayır, canım çok benziyor. Stanley Parkı'ndan şehre bakınca, su kıyısındaki büyük bir Amerikan şehrinin siluetinden farkı olmadığı görülüyor.


Üstte gördüğünüz binanın şekli şöyle: (O . Burası Vancouver Merkez Kütüphanesi. Alttaki kocaman camlar Vancouver'daki apartmanların da ortak özelliği. Üstelik Vancouver'lılar perdeleri kapatmayı pek sevmiyorlar.





Amerika'da elbette doğu - batı bölgeler arasında mimarî farklar mevcut. Bu fotoğraf Washington DC'de şehir içinde kurulmuş George Washington Üniversitesi'nin kütüphanesi - Gelman Library. Daha iyi kıyaslamak için fırsat bulursam, Seattle Merkez Kütüphanesi'nin fotoğrafını da ekleyeceğim.


Geldik en son fotoğrafa. O gördüğünüz kek biçimli şeyler çukulata. Şekerleme dükkânı vitrinine bildik şekilde renkli ve "janjanlı" ambalajı olan sepet sepet şekerlemeler dolu bir vitrin tasarımı yapmak yerine bunları dizmişti. İlginç bir pazarlama taktiği.

Geçmiş şükran gününüz hayırlara vesile olmuştur inşallah. Gördüğünüz gibi benimki pek hayırlı geçti.