31.12.20

"Yeni yılınızı kutlar, sağlık, mutluluk, huzur dolu bir yıl temenni ederim."

1 saat sonra yeni yıla gireceğiz. Yılbaşlarını vur patlasın çal oynasın şeklinde geçiren biri olmadım, ama bu yılbaşı da bir kaç farkla iyice çocukluğumdakilere benzedi. Evdeyim. Dışarda ayaz, soğuk, kar -ve eskinin hava kirliliği- yok. Evde kuruyemiş kokusu portakal kokusuna karışmış. Sokaklar boş, trafik neredeyse yok. Yeni demlediğim çayla saatin 12'yi vurmasını bekliyorum. İki haftadır tebrik kartlarım posta kutusuna düştü, koltuğun arkasına dizdim. Benim yolladıklarım da ulaşmaya başlamış. Amerika'daki adreslere çoktan gitti. Türkiye'de büyük şehirlere yeni varıyor. Geçmiş yıllarda Aralık ortasında yolladığım kartı Şubat ortasında alan oluyordu. Bakalım bu sene nasıl olacak? İşin komik tarafı, kartı alanlar mesaj atıp haber veriyorlar. Bazıları fotoğrafını çekip gönderiyor. Kendimden biliyorum. Elinde tutup yazılanları okumak kadar zevkli bir şey yok. 

Amerika'nın bir geleneğini yazıvereyim o zaman. Geçmişte nasılmış tam bilemiyorum ama Noel mektubu (annual Christmas letter) diye bir şey var. Aileler bütün bir yıl yaşadıkları olayları, gelişmeleri özetleyen bir mektup gönderiyorlarmış. Bana hâlâ bu şekilde mektup gönderen bir tanıdık var. Seyahatlerinden, doğum ölüm gibi olaylardan, varsa bir başarıdan bahsediyor. Şimdilerde bu mektuplar iyice kısalmış, kartın arkasına eklenen bir paragrafa sığdırılıyor. Bazıları hiçbir şey yazmıyor. 

Anladığım kadarıyla internetin hayata iyice yerleşmesiyle, tebrik kartları da fotoğraflı olarak toptan sipariş edilir olmuş. Şimdilerde gözlemlediğim kadarıyla Şükran günü civarında aile fotoğrafları çek(tir)iliyor. Bunlar Aralık başında basılıp Noel'den bir kaç gün önce adreslere ulaşacak şekilde postaya veriliyor. Şükran günü haftasında uyumlu renklerde giyinmiş ailelerin sonbahar renklerini yansıtan güzel mekânlarda profesyonel fotoğrafçılara poz verdiği çekimleri görmek son derece olağan. 

Gelen kartlardan bir kaçı

Bütün Amerika birbirine kart yollamıyor elbette. Görüntülü görüşmek varken kart atmak, teşbihte hata olmaz, streaming yerine plaktan müzik dinlemek gibi. Hepsinin tadı ayrı. 

...

Yeni yıla girmemize az kaldı. Biraz sonra geri saymaya başlayacağım. Bu yılı sağlıklı (fiziksel ve akıl sağlığımı koruyarak) geçirdim. Ailemin arkadaşlarımın desteğini gördüm, onlara destek olmaya çalıştım. Uzakları yakın eden interneti bulan (DARPA sözüm sana:)), benim gözümde çamaşır, bulaşık makinelerini icat edenden daha muteber. Aşının 2021'i beklemeden geliştirilip üretime geçilmesi çok büyük bir sürpriz. Bana ümit verdi. 

Yeni yıldan ümitliyim. 

28.12.20

İyisiyle Kötüsüyle

Neredeyse bütün sene bütün dünya bir hayat hesaplaşmasına giriştiği için, herkes yorgun. Bloglarda bu yıl ne yaptım/seneye ne yapacağım yazıları neredeyse yok gibi.

Goodreads'te kendime biçtiğim kitap sayısına ulaşamadım. Şu 4 günde 7 kitap bitirmezsem başaracağım da yok. Düşününce, imkânsız da değil çünkü listede çitlembik polisiyeler var. Aslında hedefi tutturamamamın suçu bende değil. Listeme eklediğim kitapların bazıları sıkıcı çıktı. (Ne?? Eh, silmeden yazacağım diye yola çıkınca insan kendini böyle köşeye kıstırıyor, neyse çevireceğiz bir şekilde.) Ben onları okumaktan sıkılmadım yani, kitaplar sıkıcıydı. Neyse, mutad olduğu üzere bu yılki kitap sayısını gelecek yılın hedefi yapacağım. Yani seneye Allah kerim, kerimin kuyusu derin. 

...

Unutulmayacak anlardan biri, akşam üzeri parkta katlanır sandalyeye oturuyorken, kafasını uzatıp elimdeki sandvice bir göz atan şu arkadaşın yanımda belirdiği andı:

Kendisine bir isim veremeden kayboldu.

Kar yok, soğuk yok. Karlı yerlere gidemiyoruz. Hava sıcaklığı dışarda hâlâ 12-13 derecede seyrederken evde bir köşeye elyaf sayesinde kar yağdırdım. Ayrıca pencereyi bir kardan adam ile etrafına serpişmiş küçük kar topları yapıştırmak suretiyle ilkokul 3. sınıf usulü süsledim. Bir tek Hoşgeldin 2021 yazmadığım kaldı.  

Meraklıları bu küçük bibloları toplayıp bir kasaba yaratıyor. 

Dün hemen hemen hiç okumadığım bir köşe yazarının yazısını okudum. Hani şu her paragrafı bir cümle den ibaret olan ve arkasına muhakkak ya ünlem ya üç nokta koyup ''vurucu etkisini'' arttıran yazarlardan biri. Pek de meşhur, sevilir. Almanya'nın aşı takvimini açıklamış ve Türkiye ile mukayese etmiş. Yazı tarzını bir tarafa koyarsak, sağlık bakanlığının bütün nüfusu aşılama işini beceremeyeceğini açıkça göstermiş. Bilmediğimiz bir şey değildi ama bazen malumun ilâmı şart oluyor.  Çok üzücü, moral bozucu, kahredici bir durum. Ben bir birey olarak devletin beni, yani sıradan vatandaşını koruyamadığını ve hizmet veremediğini özel bir olayla daha önce tecrübe etmiştim, onun için bana sürpriz olmadı. Yine de insan daha iyisini istiyor, bekliyor. Bir Alman disiplini, planlaması beklemesek bile bir beklenti var. Twitterdan her gün sayı açıklamak iş değil... Amaan, bunlar hepinizin bildiği şeyler, artık konuşmaktan bıkmışsınızdır. Ama tam aşının gönderileceği zaman Türkiye'deki Uygurların Çin'e iadesi için bir anlaşmanın 4 günde hazırlandığını, Çin Meclisinde onaylandığını ve TBMM'de onaylanmak için beklediğini duyunca... Hayalkırıklığımı ve öfkemi tarif edecek kelime bulamıyorum. Meclis anlaşmayı onaylarsa o insanların akıbetinin ne olacağını hepimiz biliyoruz. 

Aşı işine dönecek olursak buradaki, yani Amerika'daki durumu düşündüm. Eğer schadenfreude kullandığınız bir savunma mekanizmasıysa, bilin ki burada da durum o kadar iç açıcı değil. Amerika bir prosedürler memleketidir. Bir iş yapılacaksa zamanın yüzde yetmişi planlama ile geçer, prosedürler yazılır, ondan sonra kalan yüzde otuzluk zamanda iş yapılır. Bunu en iyi karantina sırasında ilköğretim okullarının işleyişinde gördük. Daha önce de biraz yazmıştım herhalde. Mart'taki ilk kapanmada velilere ''çok bir şey beklemeyin, biz de öğrencilerden bir şey beklemiyoruz'' mealinde bir şeyler söylediler. Bazı okullar karnelere not yerine pass/fail yani geçti/kaldı girişi yaptılar. Sonra okulların güzün açılmayacağı kesinleşince bütün yazı dönemi planlayarak geçirdiler. Hatta planları yetiştiremedikleri içini ilk hafta da boş geçti. Ama sonrasında sıfırdan oluşturdukları prosedürleri harfi harfine uygulayarak bir sömestreyi tamamladılar. Yarın öbürgün böyle bir krizle karşı karşıya gelirlerse bu yarattıkları prosedürleri kullanarak yeni sistemler inşa edecekler. Amerikan aklı böyle çalışıyor.

İyi hoş da, -ismi lazım değil- şimdiki başkan, teamüllerle yürüyen devir teslim sistemini allak bullak ettiği için devlet kurumlarının işleyişi sekteye uğradı. Her şey gecikiyor. Normalde alt kurumlarda yeni döneme geçiş işlemlerinin çoktan başlamış olması lazımdı. En son arkadaş Kongrenin zor bela çıkardığı kanunu imzalamayacağım diye 2 gün direttiği için halka yapılan 600 dolarlık yardım tehlikeye girmişti. (Sonunda imzaladı.) 9 aydır sağlık sisteminin çarpıklığı altında ezilmiş insanlar, artık sosyal devleti aşağılayıp gururla ''bizim ülkemiz welfare state değil'' diyemiyorlar. Sosyal devletlerin kendi vatandaşlarına verdikleri hizmeti görüp, kendilerinin zengin devletin fakir halkı olduklarını anlamak ağır geldi. Fakir derken maddî anlamda değil de, aldığı hizmet açısından fakir demek istiyorum. 

Neyse, 23 gün sonra mevcut başkanın esamesi okunmayacak. Amerikalı eski başkanları aynı yukardaki biblo gibi, önemli günlerde görmeyi sever, yoksa unutur gider.

Madem bu postu yazdım, kendime tatil vereyim, gidip biraz TRT'nin yılbaşı programlarında gezinip anılar denizinde mutlu mesut boğulayım.

10.9.20

Dekadlar

Yazıya bu başlığı koydum, çünkü hiç ortodoks değil.

Decade'in Türkçe'de karşılığı her nedense yok. Miktar için deste var meselâ. Belki de mal (çokluğu) zamandan önemli. 

Takip ettiğim bir İngilizce blog hayatını on yıllara bölüp o yıl nerede ne yaptığını yazmış. Hoşuma gitti, ben de deneyeyim dedim. İlgi çekici bulursanız siz de bir deneyin. 


Kırk yıl önce

İlkokuldayım. Tek derdim, okuldan sonra dışarda ne kadar oynayabileceğim. Hava kararınca eve giriliyor.  O zaman önlük yok, lacivert forma giyiyoruz. Siyah önlük son sınıftayken mecbur kılındı, ailelere bir yıl için masraf olmasın diye bizi muaf tutmuşlardı. O zamanlar kolejler ara sınıfa imtihanla öğrenci alırdı. Arkadaşlarımdan ayrılmamak için test sorularını rastgele işaretledim. Kendi seçimimle okuduğum ilk yıl. İyi bir seçimdi. 


Buna benzer, kemersiz bir formaydı.


Otuz yıl önce

Liseden mezun oldum. Yılın ilk yarısı üniversite imtihanı stresi ile boğuştum. Yaz mevsimi bir yeri kazanmanın rehaveti ile mükemmel geçti. Son çeyrek kayıt, ulaşım, yani bir ton bürokrasi, sonra kitaplar, dersler içinde boğulduğum bir yıldı. Yine kendi seçimimle okuduğum bir yıl. Başlar başlamaz seçimimden pişman oldum. Yine de bölümü bitirdim ve ne yalan söyleyeyin, sonrasında yararını gördüğüm oldu. Yine de iyi bir seçim değildi. 

Yirmi yıl önce

Hayatımı toptan değiştirdim. Bu değişikliklerden bir tanesini yazayım. Amerika'ya geldim (ve kaldım). Geldiğimin ilk günü kaldığım yerden metroyla şehir merkezine gittim ve metrodan çıkar çıkmaz aşağıdaki fotoğrafı çektim. Son yirmi yılın ilk fotoğrafı. Sonraki günlerde sokaklarda gezerken hiç yabancılık çekmediğimi farkettim. Eh, televizyon çocuğuyuz, o kadar filmi boşuna mı seyrettik? Ayrıca Amerika'da da, bizde ve eski Sovyetlerde olduğu gibi, bütün şehirlerde aynı sokak adları var. 

Metrodan sokağa çıkar çıkmaz gördüğüm Amerika


Bu da çektiğim ikinci fotoğraf. Biraz algıda seçicilik var elbette. Clinton'ın ikinci dönemi bitiyor. Seçim yaklaşmış. Sonraki 5 yıl çalıştığım işler hep yerel ve uluslararası siyasetle ilgili oldu. 

Soldaki Bush, sağdaki Al Gore. 

On yıl önce

Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşıyorum. Abarttım, o kadar değil elbette. Köy değil, kasaba değil sonuçta, bir şehir. McD gibi 3-5 fast food zinciri dışında bir tane lokanta var. Hakkını yemeyeyim, şehrin kütüphanesi tek kelimeyle mükemmel. İşsizim. Medeniyet (lokantalar, kafeler, birden fazla müze, sinema, tiyatro, hatta üniversite kampüsü olan küçük sayılacak bir şehir) 45 dakika uzaklıkta. Kış, koca otobanı trafiğe kapatacak kadar sert geçiyor. Mount Rushmore'a gittim. Siouxların elinden zorla alınmış topraklardaki kutsal sayılan dağa kazınmış heykeli yakından gördüm. Crazy Horse* anıtına da gittim. Crazy Horse Lakota kabilesinden. TRT'de Pazar günleri Kızılderili-kovboy filmlerini seyredenler parmak kaldırsın. O filmlerdeki Cheyenneler, Siouxlar da bu civarın çocukları. 

Washington, Jefferson, Rossevelt ve Lincoln



              Bir gün atının üstünde kabilesinin topraklarını işaret edecek olan Crazy Horse    


Şimdi

Şartları iyi bir işim var. Burayla beraber Amerika'nın dört tarafında da (doğu, kuzey, güney, batı) yaşamış oldum. Pek çok saksı çiçeğim var. Denizin bütün cazibesine rağmen dört mevsimde yaşamayı özlediğim için mümkün olan ilk fırsatta (fırsat = yeni bir iş imkânı) mevsimleri çocukluğumun Ankarasındaki gibi olan (yazları sıcak ve kuru, kışları soğuk ve yağışlı, mümkünse üçer aydan uzun sürmesin) bir yere taşınmayı düşlüyorum. Tabii bu yılı kafamıza kazıyacak COVID'i unutmayalım. 

İlk yirmi yıl santim kıpırdamamışken son yirmi yılda yetmişbin kere ev değiştirdim. Bu mimi iki yıl sonra yapsam neler değişmiş olurdu? Geriye bakınca doğumumdan itibaren beş yıllık ve yirmi yıllık dönemler görüyorum. Özellikle beş yıllıklardaki dönemeçler çok belirgin. 

Üniversite yıllarındaki bir altı ay hariç evcil hayvanım olmadı. Her evimde bir kılıç çiçeği oldu. Zoolojiye değil botaniğe meyilliyim. :) 

Güzel oldu bu. 10 yıl sonra yine denesem mi? Amaaan, geçmişe bak, bak, ne olacak? Bir Türk büyüğünün dediği gibi "something happened everything is something happened. But anyway, now is in the tabelæ. We have to see the situation.... I don't want to see the back, I want to see the front."




* Kızılderili isimlerini İngilizce okuyunca ne kadar saçma geliyor, değil mi? Halbuki Türkçeleri son derece akla yakın. Meselâ Crazy Horse'u çevirince Çılgın At oluyor, halbuki aslı Çılgın Atlı - His Horse Is Crazy (yani atı çılgınmış, kendisi değil).  Kevin Costner'ın meşhur filmi Dances With the Wolves da başka bir örnek: Kurtlarla Koşan. Kızılderililerde de Dede Korkut hikâyelerindeki gibi -ama çoğu zaman sıfat-fiillerle- isimlendirme geleneği var. İsmini karakterin oluşunca bir özelliğin veya önemli bir davranışınla kendin belirliyorsun. 




9.9.20

Seneye denizler ne renk olacak?

Hava karardı, kendime geldim.


Dün ertesi gün planlarımı yapmış ve bu sabah güzel bir uykudan sonra vakitlice kalkmıştım. Gözümü açtım, dışarda tan ağarıyor gibi bir hava. Pencereden gözüken gökyüzü gündoğumuna benzer bir turuncu halinde odaya sızıyor. Garip, o kadar da erken kalkmadım halbuki. Son haftalardaki yangınlar yüzünden olduğunu düşündüm ve evi havalandırmakta tereddüt ettim, yoğun bir duman kokusu olacağını düşündüm. Pencereyi araladım, güzel, serin, taze bir sabah. Turunculuk olmasa, nihayet sıcaklardan kurtulduk diye sevineceğim. Çünkü 3 gün önce 41 derece ile rekor kırdık galiba. Los Angeles tarafları da 49.4 dereceyi görmüş. 

Kalktık, güne başladık ama güneş doğmadı. Havanın sabahları bulutlu olmasına alışığız. Genelde sabah 9,5 10 civarında bulutlar incelir, gökyüzü masmavi ortaya çıkar. Kaliforniya mavisi belki bir Ege mavisi değil, fakat yine de çok güzel. Eyaletin iki resmî renginden biri. (Diğeri tabii ki hücum edilen altının rengi.) Bugün o maviyi hiç görmedik.

Onun yerine koyu, kalın, ağır, turuncumsu-gri bir bulut katmanı üstümüze örtülmüş vaziyette günü geçirdik. En son ne zaman bu kadar huzursuz hissettiğimi hatırlamıyorum. Ne çalışabildim, ne dinlenebildim... Ne oturabildim, ne kalkabildim... Dünyada değil gibiydim. Memleket değiştirdik tamam da gezegen...? 

Korkunç bir gündü. 

Pencereden görünen

Mars'ta geçen bilumum filmleri hatırladık tabii. Pencerenin dışı, önceden güldüğümüz filmlerdeki gökyüzüyle aynı renkte olunca espriler soğuyup katılaştı. Biz Mars'a gitmeden Mars bize geldi falan... Böööğğ.

Neyse. Hava karardı, kendime geldim. Bir çay demledim, oh. Ne bu yahu, yeni normal, yeni normal üstüne... Teker teker gelin.

İlk şoku atlattık artık. Turuncu, muruncu, yarın yeni bir gün. 



Bu arada 2021 Pantone - yılın rengi: Aqua. 




21.8.20

Kızıl

Burası hakikaten güzel bir yer.

Bir kere iklimi yumuşak. Yılın dörtte üçü bahar, dörtte biri yaz. Hava sıcaklığı düşse düşse en fazla 3 gün sıfırına altına düşüyor.

Etrafımız ormanlarla dolu. Sekoyalar, redwoodlar... Biraz içerlerde neredeyse 650 km uzunluğunda Sierra Nevada sıradağları. İç tarafta Lake Tahoe, kuzeyde şarap bağları, beri tarafta San Francisco. 

Geçen seneden önceki 4 yıl kuraklıkta yaşadık. Doğma büyüme buralı olan birisi eskiden kışın yağmurun bir başladı mı 3 ay durmadığını söylemişti de inanamamıştım. E tabii, o redwoodlar başka türlü nasıl büyür? O yağmurların yarattığı güzelliğin kaymağını yiyoruz. Ama ne zamana kadar?

Duymuşsunuzdur, yangınlar yine başladı. Bir haftadır aşırı sıcaklarla boğuşuyorduk zaten. Havadaki elektrik yıldırım halinde inmeye başladı. O yıldırımlarla da yangınlar başladı ve söndürülemiyor. 3-5 değil, 11.000 yıldırımdan bahsediyorum. 

Bu felaketin yarattığı korkuyu, çaresizliği ama aynı zamanda güzelliği görmek isterseniz Alan Taylor'ın The Atlantic'in bünyesinde hazırladığı fotoğraf albümüne bakabilirsiniz. 


Çarşamba sabahı bizim burada güneş böyle doğdu. Arkasındaki o tatlı mavimsi gökyüzü uzaktaki yangının bize uzanan isi, dumanı. Havada kesif bir koku var. Dışarda çok kalınca boğazım yanıyor. 

Yağmurdan kaçarken doluya, virüsten kaçarken yangına...




20.8.20

Kalk artık sabah oldu, her taraf sesle doldu.


Burada okullar açıldı. 


Hissiyatım

Çalışkan bir öğrenci değildim ben. İlkokuldayken seviyordum ama büyüdükçe okulda geçen saatlerin harcandığına inandım. Nefret etmezdim de, gitmemeyi gitmeye tercih ederdim. Nasıl olursa olsun, okulun açılması hoşuma gitmez. Onun için konuyu başka açıdan ele alacağım.

Bildiğiniz gibi, bizdeki eğitim sisteminin idarî kısmı Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı birimlerin olduğu hiyerarşik bir yapı. Bakanlık altında daire başkanlıkları ve müdürlükler var. Ankara'da büyüyen çocukların pek de yabancı olmadığı makamlardır bunlar. Millî Eğitim Bakanlığı Kızılay'da, Çankaya, Oran, Dikmen, Bahçeli, Balgat dolmuşlarının kalktığı Güvenpark'ın oradadır. Şimdi Ziya Selçuk'un makamı nerededir, bilemiyorum. Neyse, eğitim sistemimizin o idarî kısmına vâkıftım biraz, buradaki sisteme bakışım da mecburen karşılaştırmalı oluyor. Onun için böyle bir giriş yaptım.

Burada okullar School District denilen bir kurumların yetkisi altında. Meselâ bizim birleşik (Unified) okul bölgesinde yirmi kadar ilkokul ile altı ortaokul var. Liseler ise ayrı bir okul bölgesi altında idare ediliyor. Bunların bizdeki ilçe milli eğitime denk geldiğini söylesem yanlış olmaz zannediyorum ki zaten bu zamana kadar burada hep o şekilde yazdım. Bir de bu kurumun başında Superintendent denen birisi var. Türkçesi komiser oluyor. Hatta başkomiser:)

Salgın çıkıp da federal hükümet eyaletlere her koyun kendi bacağından asılsın deyince, yerel yönetimler bir bocaladı. Öyleydi böyleydi derken, yerel sağlık kurumu... bir dakika burada da bir ara verip county'lerden bahsedeceğim. O da bir yerel idari bölge, bizdeki Vilayete benzer ama değil...Üstelik demin söz ettiğim eğitim sistemindeki bölünmeyle coğrafi olarak aynı olmayabiliyor....Galiba.. Gündelik işlerden bahederken, federal bir devletle üniter bir devletin kamu yönetimlerini karşılaştırmak çok zor geliyor, onun için lütfen hatalarım varsa hoşgörün.

Konumuza dönelim. Vaşington'dan beklediklerini bulamayan yerel idare kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. İşte o zaman buradaki İl Sağlık Müdürlüğü bizim bölgemizdeki herkes evde kalacak diye karar çıkardı, İl Sağlık Müdürlüğü'nün kararı, diğer devlet kurumlarını da bağladığı için, okullar yıl ortasında kapandı, online eğitime geçtik.

Bütün yaz, bizim Birleşik Okul Bölgesi idare kurulu çalıştı, okulların ne şekilde açılacağını planladı.  Ne olacağı belliydi zaten. Ayda bir gönderilen epostalarda da başında beri online açılmasının yüksek ihtimal olduğu yazılmıştı. Okul açılmadan 10 gün önce mesajlar sıklaşmaya başladı. Önce komiserden, sonra okul müdürlerinden, en sonunda da öğretmenlerden mesajlar yağdı. Her okul bölgesi farklı kararlar alabiliyor, birinin yaptığını öbürü yapmayabiliyor yahut yapamayabiliyor. Çünkü bütçedena ayrılan pay farklı, bölgenin nüfus yapısına göre okullara yapılan bağışlar çeşitlilik gösteriyor, vs. 

Bütçe, bağış, mali konulara girince şunu da yazayım; okullar ailesinin gelir seviyesi düşük olan ve yeterli beslenemeyen çocukları doyurur. Çocuk okula geldiğinde kahvaltısını yapabilir, bedelsiz öğle yemeği yer. Yazın da 18 yaşında küçük bütün çocuklar için belirlenen okullardan haftanın altı günü iki öğünlük yemek dağıtıldı.

Bu fotoğrafı çektiğimde çiçeğin adının Turk's Cap* olduğunu bilmiyordum.

Nihayet geçen hafta Perşembe günü okullar açıldı. Neden Perşembe? Sonra anlatırım. İlk iki gün tanışma, alışma, plan programı anlatma ile geçti. Bu hafta kitaplar dağıtıldı. Ciltli ders kitapları öğretim yılı boyunca ödünç veriliyor, sonra okula iade ediliyor. Fasikül olanlar öğrencide kalıyor. Durumu iyi olmayan aileler için dizüstü bilgisayar, ipad dağıtıldı. İnterneti olmayanlar için hotspot imkânı sağlandı.

O yanda bütün bunların hazırlığı yapılırken bu yanda veliler ne yapacaklarını tartıştılar. İnternet annelerinden gördüğüm kadarıyla Türkiye'ye de dakika sektirmeden ithal edilen 'pod'lar revaçta şimdi. Türkiye'de yeni bir şeymiş gibi pod mod deniyor da, bunun adı özel dersti. Öyle değil mi? Hatta ilkokul öğretmenleri Anadolu lisesi imtihanlarına hazırlık için üçerli dörderli gruplara ders verirdi (milattan öncesinden bahsediyorum elbette). Artık herkes tek başına mı ders alıyor? Ona hâlâ özel ders mi deniyor? 

Aaa bak unutmadan. Amerika'da dershaneler olduğunu duysanız şaşırmazsınız herhalde. Russian School of Math, Silvan en bilinenleri.

Ben hoppidi hoppidi yazıyorum, çünkü tuzum kuru. Burası dünyanın en eşitlikçi ülkesi olduğu için her yerde pod muhabbeti geçerken, aç kalmamak evinden atılmamak için çalışmak zorunda olan bazı anne babalar ise çocuklarını ihmal ettikleri gerekçesiyle dava ediliyorlar. 





Modernite falan diyoruz da ne biçim bir dünya yaratmışız yahu!

Nostalji saati




* Latince adı Malvavicus arboreus var. drummondii. 


9.8.20

İyi de ne yazayım?

Canımdan çok sevdiğim birisi şimdi burada olsa derdi ki, "İyi de ne demek? Cümleye öyle başlanmaz". Olmadığına göre bırak cümleye başlamayı, başlık bile atıyorum. Battı balık yan gider. 

Açtık sayfayı ama kafam bomboş. Lübnan'daki patlamayı değişik açılardan seyrettim. Kaçarı yok.  Eskiden olsa patlama olduğunu öğrenir, sonrasında haberlerde enkaz görüntülerine, ağlayanlara bakıp üzülürdük. Şimdi o anda kaydedilmiş, turuncu alevlerin içinden geliveren infilâkı ve ardından beyaz bulutun bir rüzgâr dairesine dönüşüp önüne kattığı her şeyi ezip geçmesini tekrar tekrar gösteren ham videolarla sadece üzüntüyü değil, o anın korkusunu da yaşıyoruz. 

Lübnan'daki patlama oradaki salınımın yeni zirvesi. Bu salınımda sarkacın ipi kısa ve şiddeti fazla. Savaş üstüne savaş, patlama üstüne patlama. Amerika'da da böyle biri salınım var ama zor hissediyoruz, çünkü top ağır, ipi upuzun. The Atlantic'te okuduğum bir yazıda* (özellikle dördüncü paragraf) daha iyi gördüm. Bu analojiyi devam ettirirsem, yazının devamı da ülkenin bir uçtan öbür uca nasıl savrulduğunu anlatıyor. Her ülke gibi buranın da dengesi ivme değiştiğinde bozuluyor.

...

Dün sabah saat 10 civarında Arizona'daki bir arkadaşımla konuştum. "Kötü değil. Şimdi 37 derece. Ama geçenki gibi 46 derece olmayacakmış bugün," dedi bana. Tabii o Fahrenheit cinsinden söyledi, ben sizin için Celcius'a çevirdim. Buranın havası şurup gibi. Öğleden sonraları biraz bunaltıyor, ama sabah ve akşam serinliği o bunaltıyı unutturuyor. Arkadaşım sabah 5:30'da bile sıcaktan yürüyüşe çıkamadığını söyledi. 

Yarın virüsten korunmak için topyekün eve kapanışımızın 150nci günü olacak. Bu bölgede okullar 13 Ağustos'ta online olarak açılacak ve Ocak başına kadar bu şekilde devam edecek. Bu hesapla evde 301 gün kalacağız. Daha önce 3 ay nemden nefes alamadığım, 40 gün hiç güneş görmediğim, günün 24 saati rüzgâr esen, yılın 8 ayı hava sıcaklığının 30 derecenin üstünde olduğu yerlerde yaşadım. İlerde burayı da eve kapandığım yer olarak hatırlarım. 






* Yazı hakikaten güzel, okumanızı tavsiye ederim. Yazar bu salgını normal olarak kabul ettiğimiz şeylerin yarattığı bir felaket olarak tanımlamış. 

23.7.20

Yaşama sevinci

Haftada en az bir kere yazayım derken neredeyse ayda bire düştük (çıktık mı yoksa?) 

Dandik sitelerden birinde nereden uydurulduğu belli olmayan vıcık vıcık bir hikaye okumuştum. Bir varmış bir yokmuş. Yaşlı bir karı koca varmış. Karı, kocaya her kızdığında pirinç tanesini kutuya koyarmış da kutu dolmuş, falan filan. Sonunda pirinçleri dökmüşler, tabii mutlu son. 

Günleri o pirinç taneleri gibi biriktiriyorum. Yani benim hikâye de vıcık vıcık, ama orayı karıştırmayalım şimdi.  

Bildiğiniz gibi buradaki parklar çeşit çeşit. Federal devlete ait millî parklar var. Eyalet parkları var, County (ilin hallicesi olan bir yerel yönetim bölgesi) parkları var. Bunlar genelde hektarlarca büyüklükte. 1920-30'larda özellikle milli parklarla başlayıp yürüyüş için patikalar oluşturmuşlar. Sonra bu patikaları bir federal sistem içinde birleştirmişler. Park topraklarını federal ve eyalet güvencesi altına almışlar.  

Cheryl Strayed'in Wild adlı otobiyografisini okuyanlarınız ya da kitabın filmini seyredeniniz Pacific Crest Trail'e âşinadır. Batı kıyısında Amerika'yı boydan boya geçen bu binlerce kilometrelik uzunluktaki patikanın doğudaki muadili Appalachian Trail'dir. Bir de ortada Rocky Mountains'dan geçen Continental Divide var. Bu yolları yürümek için işini gücünü bırakıp bir buçuk-iki yılını ayıranlar oluyor.

Ben 5-10 kilometrelik patikalarla yetiniyorum. Genelde şehir gürültüsü duyulmaz, gününü ve saatini iyi ayarlarsanız az insan görürsünüz. Börtü böcek, kuşlar, tavşanlar, geyikler, tilkiler bir tarafa, bazı yerlerde dağ arslanıyla, hatta ayıyla karşılaşma ihtimali var. Benim payıma bunlar değilse bile şimdilik iki kere çıngıraklı yılan düştü. 

Kuzey Kaliforniya'nın büyülü doğası 


Bazı patikaları atlılarla paylaşıyoruz. Buralarda bastığın yere dikkat etmek lazım. 

Ormanda yürümek insanın içini kalbini çatlatacak kadar büyük bir sevinçle dolduruyor. Eteğimdeki pirinçleri döküveriyorum. 

29.6.20

Kitaplı mime devam


Leylak Dalı'nın yarattığı mime kaldığım yerden devam ediyorum. O ''pandemi, bulaş, maske, mesafe hepsinden bıktım'' diyor, onun için malum konuyu teğet geçiyorum. Halk kütüphanesinin uçsuz bucaksız gibi gelen rafları arasında gezinmeyi çok özledim.


6) Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?
Asıl kitaplığım Türkiye'de. Orada belirli bir düzenim yok. Boy sırasına göre dizerim. Aynı yayınevinden çıkmış serileri yan yana koymaya özen gösteririm. Karışık da olsa bütün kitapların yerini bilirim. Aradadım mı elimle koymuş gibi bulurum (çünkü elimle koydum). Amerika'daki kitaplığımda biraz düzen var diyebilirim, çünkü evdekilerle paylaşıyorum. 

7) İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?
İmzalı kitaplara çok önem vermem. Bunun sebebi küçüklüğümden beri öldükten sonra kkitaplarının sahafa ''düştüğünü'' duyduğum kitapseverlerin hikâyeleridir. Herkesin kütüphanesi kendine özeldir, eşinin, çocuklarının aynı sevgiyi duymalarını, aynı özeni göstermelerini bekleyemeyiz. Yine de ölenlerin adlarına imzalanmış kitapları sahaflarda görünce üzülüyorum. İmzalı kitapların ömrü bir insan ömrü kadar kısa. Çok meşhur yazarların imzaları yahut kitabı imzaladıkları meşhur kişiler ise koleksiyon değeri vardır elbette. Yazdıklarına bayılsam, hayran olsam bile tanımadığım bir insanın imza gününde kuyruğa girip 4,5 saniyede adımı söylemek ve onun kalın keçeli kalemle harolop şurulop bir şeyler yazması beni mutlu etmez. (Belki imza günleri böyle değildir, hiç gitmedim. Bendeki imajı bu)
Bütün bunları yazdıktan sonra tam tersi bir şey de eklemem lazım. Arkadaşlarımın yazdığı kitapları alıp kendilerine imzalatıyorum. Bunu onları tebrik ve taltif etmenin bir yolu olarak görüyorum. Demek ki benim için yazarı bizzat tanımak, onunla bir geçmişimin olması önemliymiş. Kuru imzayla bırakmıyorum tabii, kitapları okuyup görüşlerimi söylüyorum.

8) Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekânlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?
Açık kitaplık severim. Camekânlı kitaplık bana vitrin gibi geliyor. Kitapların tozunu almaktan erinmem, dokunmak, çıkarıp elime almak hoşuma gider. Kapaklı kitaplığı hiç istemem. Kitaplarıma bakarak düşünmeyi, her gözümü çevirdiğimde onları görmeyi seviyorum. 

9) Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?
Buna kesin bir cevap veremeyeceğim. Tek bir tane yok. Kitaba bir nesne olarak bakıyorsak, bendeki baskıları artık bulunmayanlar çok değerli. Ama ben kitabın içindekileri fiziksel varlığından ayrı tutuyorum. Bu yüzden nesne olarak sadece nadir bulunanlar değerli diyebilirim. Ancak babamın yazdığı kitapları bu işin dışında tuttuğumu da söylemem lazım. 

10) Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?
Henüz okumadığım kitapları ayrı bir yere koymam, neresi boşsa oraya sıkıştırırım. Böylece kütüphanem benim için bir define sandığı oluyor, ''kendime küçük sürprizler'' yapmış oluyorum. 

11) Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz.

Burada biraz hile yaptım çünkü kitaplığım iki ayrı bölümden oluşuyor. birinci bölümdeki kitap Çingiz Abdullayev'in Soyuqdan Dönməyən Casuslar isimli kitabı, ikinci bölümdeki ise Patrick Modiano'nun Babam ve Ben isimli çocuk kitabı. 








27.6.20

Kitaplı Mim

Ben de Leylak Dalı'nın başlattığı mime katılmak istiyorum. Soruları, hepsini şimdi cevaplayamayacağım için ikiye böldüm. 

1) Kitaplığınızın temelleri ne zaman atıldı, ilk kitaplığınız devam mı, yoksa yıllar içinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz? 
Baştan beri benim kendime ait bir kitaplığım olmadı. Okumayı öğrenmemden itibaren babamın kitaplığını karıştırmaya başlamıştım. Bana alınan çocuk kitapları da evimizdeki raflara yerleştirilirdi. Sonradan o kitapları birilerine verdiler sanırım. Onun için kitaplığımın temeli babamın kitap toplamaya başlamasıyla oluştu diyebilirim. O kitaplık devam ediyor. 
Yurtdışına taşınmam ve bu ülke içinde de yıllar içinde pek çok defa taşınmam hasebiyle her evimde küçük bir kitaplığım oluştu. O kitapların bazılarını evden eve taşıdım, bazılarını Türkiye'ye götürdüm, bazılarını da bağışladım. Meselâ buradaki kütphanelerde ikinci el kitap satışını öğrendiğim gün, Agatha Christie'nin kitaplarını toplamaya başlamıştım. Hepsini buldum, hatta aynı yayınevinin bastıklarını topladım. Türkiye'ye götürecektim, ama o sırada posta işlemleri değişti, eskisi gibi az maliyetle kutu kutu kitap yollayamaz olduk. Üç taşınmadan sonra, baktım olacak gibi değil, topladığım bütün Agatha Christie kitaplarının e-kitap baskısını aldım, koleksiyonumu da halk kütüphanesine bağışladım. Şimdi Türkiye'deki evimde, Amerika'ya gelmeden evvel Türkiye'deyken aldıklarım, buradan götürdüklerim ve babamın kitaplarını eklediğim bir kitaplığım var.

2) Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi?
Sanırım en eski kitap ya 1932'de ya da 1937'de basılmış olan bir alfabe. 

3) Kitaplığınıza ilâve ettiğiniz en son kitap hangisi?
İbram X. Kendi'nin How to be an Antiracist adlı kitabını aldım.

4) Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitap var mı? 
Yok. Kimseden kitap almam, birinde görürsem ve okumak istersem hemen akşamına gider satın alırım. 

5) Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı?
Var! En yeni hikâyeyi anlatayım. Afacan Beşler'in orijinalini set halinde almıştım. 22 kitaplık bir set. 5 tanesini bize gelen bir ailenin çocuklarına okumaları için verdim. Vermez olaydım. Geri getirmediler. Çok fena içime oturdu. Set olmasa herhalde bu kadar üzülmezdim, ama rafta 17 tanenin arasında 5 eksik olunca her gün gözüme batıyor. Bazen gece rüyâlarına girsem de (kâbus olarak tabii) sabah nedâmet getirip bana postalasalar diye hayal kuruyorum. 

Acımı anlatabilmek için bir fotoğraf koyuyorum.







14.6.20

Bir yaz gecesi rüyası



Herkesin derdi kendine büyük. Eğer 3 aydır dünyaca eve kapanmasaydık, bugün 3 günlük bir Münih molasının ardından Ankara'ya ayak basmış olacaktık. Kuş olup uçacaktık.

İptal ettiğim seyahatimizin yasını tuttum bugün. 

Sonra güzel bir yemek yedik, şimdi çay içiyorum. Dışarda hava şurup gibi. Nefis bir yaz gecesi. 

Hayat devam ediyor. 


Bu gece rüyamda ne göreceğim?




7.6.20

BLM, belediye, biber gazı oley.

Bu ülkeye ilk geldiğimde ikiz kuleler daha ayaktaydı.  New York'a gezmeye gittiğimizde yanından geçip bakmıştık. Çok yüksektiler, cam kaplıydılar. Sağlı sollu gökdelenlerin yanında gökdelen adını gerçekten hak eden binalardı. Bill Clinton başkandı. Hani 17 Ağustos depreminden sonra Türkiye'ye gelen, kucağına aldığı bebeğin burnunu mıncıkladığı adam.

11 Eylül saldırısının sonrasında hem çalıştığım kurumda bize yollanan mesajlara, hem de beraber çalıştığım iş arkadaşlarımın tepkilerine çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çalıştığım yer kendisini iyi hissetmeyenler için ücretsiz psikolojik destek imkânı sağlamıştı. Korkudan işe gelememek normaldi. Geliyorsan geliyordun, gelmezsen kimse niye gelmedin demiyordu. Günün herhangi bir saatinde bunaldığını hisseden gidip bir psikolog ile konuşabiliyordu. İşin yürümesi için fedakârlık etmek değil, bireysel iyilik öncelikliydi. Tabii güvenlik önlemleri had safhada idi. Kimlik kontrolleri artmıştı, her yerde polis noktaları falan filan.

Bütün bunlara alışık olmayan arkadaşlarım bir şok içinde yaşıyorlardı. Benim rahat tavırlarıma da anlam veremiyorlardı. Hiç mi stres olmuyordum? Korkmuyor muydum? 1. Irak savaşını televizyonlardan seyretmişlerdi. Sınırımızda bombalar patlamıştı o zaman. Hem terör de vardı Türkiye'de. Kendimi onlara stresle başa nasıl çıkılacağı ve gündelik hayatın nasıl devam edeceği konusunda örnekler verirken buldum: Gözünü kırpmadan bebek öldüren katiller, şehirlerde çöp tenekelerine bomba koyuyorlar. Dolayısıyla yolda yürürken çöp tenekelerine yaklaşmıyorsun. Bir yere girdiğinde, meselâ sinemaya, acil çıkış kapısı nerededir, farketmeden biliyorsun.  Bakmıyorsun ama çoktan görmüşsün... Böyle şeyler söylemiştim. Bana dehşet içinde bakmışlardı.

Şimdi Amerika'da zenciler* yüzyıllardır çektiklerinin hesabını sormak, haklarını aramak için bir kere daha ayaklanıyorlar. Başkan denen mahlûk ise insanı insanlığından utandırıyor. 50 eyaletin 50'si de zencilerin yanında, onlarla beraber sistemi, ayrımcılığı protesto ediyor. Geçmişi yüzyıllara dayanan bir problemi çözmek istiyorlar.

Son birkaç günde sistemin içine işlemiş olan zenci düşmanlığı ve ırkçılık** en çok polisin göstericilere davranışlarıyla ortaya çıktı. Göstericilere orantısız kuvvet kullanan polisler ifşa ediliyor.

Henüz değişim olur mu diye sorgulamaya başlamadılar. Genel olarak, şirketler satış artırmak için, beyazlar ve zenginler -sosyal medyada- moda olduğu için  black lives matter (BLM) hashtag'i ile desteklerini -ve kendilerini- gösteriyorlar. Zencilerin çoğu biz bu filmi gördük diyor.

Bazı büyük şehirlerde halk protestolar yüzünden ilân edilen sokağa çıkma yasaklarına uymamaya başladı. Washington DC'nin belediye başkanı Beyaz Saray'ın hemen dibindeki sokağa sarı boyayla black lives matter yazdırdı, Trump'ın elinde İncil'le fotoğraf çektirdiği (ve poz verebilmek için oradaki protestocuları biber gazı kullanarak dağıttığı) kilisenin önündeki alana Black Lives Matter Plaza ismini verdi. Trump'a ''benim şehrimde asayiş berkemal, federal kolluk kuvvetlerini şehrimden çıkar, kimliği belli olmayan, yaptıklarından sorumlu tutulmayacak güvenlik kuvveti istemiyorum'' diye mektup yazdı. (Belediye başkanlarının yetkisi epey fazla.)

Oportünistlere rağmen, kaz kafalılara rağmen, geri kafalılara rağmen değişim oluyor. Yavaş da olsa oluyor.



* Türkiye'de zannediyorum siyahî demeyi tercih edenler var, ama zenci kelimesi Amerika'da kullanılan aşağılayıcı kelimenin karşılığı olmadığı gibi, siyahî de 'African-American'ın karşılığı değil. Tabii dil devamlı gelişen bir şey, belki yıllar içinde bu kelimelerin anlamı değişecek ya da dönüşecek.

**Amerika'daki ırkçılık deyince daha çok ten rengine göre ayrımcılık ve düşmanlık yapmak anlaşılıyor.

1.6.20

Interregnum

Benim için Korona miladının ne olduğuna karar veremiyorum. Başlangıç tarihi olarak Çin'de virüsün yayıldığının ilân olunduğu tarih (bilhassa 'yayıldığı' değil 'ilân olunduğu' dedim) olabilir, ama Amerika'nın ''biz her şeyden uzağız yeu!'' zihniyeti yüzünden o gün milat değildi.

Yaşadığım yerde sokağa çıkışın kısıtlandığı gün diyeceğim ama ondan çok günler önce biz zaten dışarı çıkışımızı kısıtlamıştık. Öz-kısıtlama? Bu da tam Amerikan Türkçesi. Yani o gün herşey birden tersine dönmedi.

...

Düşündükçe benim için bu miladın zaman biriminin gün değil, günler toplamı olduğuna karar verdim. 13 Mart'tan bugüne kadar gelen, daha da sürecek olan bir zaman birimi. Bir nevi fetret devri. (Osmanlıya referans modasından geri kalmamam lâzım.)

---

Öncesi var, sonrası olacak. Aradaki günler ise her ikisinden de farklı. Bulutların üstünde gibi ama değil, ayağının altındaki toprak çekilmiş gibi ama değil. Ne iyi, ne kötü; öyle bir köksüzlük hâli.