5.5.06

Sana bir tepeden baktım.


Daha önce Frasier dizisinin jeneriğindeki siluetin yanlış olduğunu yazmıştım. Bu fotoğrafla bu hatamı düzeltmek isterim. Demek ki neymiş, logoyu çizen apartmanının penceresinden bakmıyormuş, ilham veren manzaranın görüldüğü bir tepe varmış.

Fotoğrafı çektiğim Kerry Park'ın nasıl bir yer olduğunu siz de görebilir, hatta benim durduğum noktada durup gece manzarasını seyredebilirsiniz.

4.4.06

Alkol -kalın L ile-

İçki ruhsatı ile ilgili haberlere (1, 2, 3) dair bir yazı olsun bu da. Gündemi geriden takip ediyorum, evet. Mazeretim var.

Amerika'da içki satışı izne tabi. Lokantalar servis yapabilmek için sadece belediyeyi değil, mahalle sakinlerinin de katıldığı komiteyi ikna etmek zorunda. Eğer meskun mahalle ise, barlar sokağı durumu yaratmamak için içki satış ruhsatı (liquor licence)'na sahip yerlerin belli bir yüzdenin altında olması şart koşuluyor. Bu ruhsat aslında olmazsa olmazlardan. Çok genel bir ifade ile, eğer bir işletmenin hedef kitlesi sandviç yiyen grup değilse, bir bira bile veremeyeceği için müşteri bulması zor. Ayrıca bu izin lokantaya değil, işgal ettiği yere süreli olarak veriliyor.

Bu memlekette kanun 21 yaşından küçüklere içki satışını yasakladığı için, her yerde zırt pırt kimlik sorulur. Hoş, 21 yaş altındakilerin içmese bile bara falan girmesine izin verilmez ki, bu teen-bar denilen şeyin ortaya çıkmasına sebep olmuş. Benim görmüşlüğüm yok.

Sahte kimlikle içki satın almak pek zor değil herhalde, bilemiyorum. Ama her ne olursa olsun dükkan sahipleri çat diye kimlik istiyorlar. Haa, tabii bu memlekette her yerde içki satılmıyor. Bazı süpermarketlerde var. Bir de bu 'liquor store'larda var.


Seç, beğen, dizi dizi şişeler....

Kasanın orada hemen 'höt' diyen bir yazı var ama:


Hiç tek bir yazıyla olur mu? Gerisi de var.

Amerikalıların kendini ifade yeteneğine başka bir örnek

Bu yol dar olmasa normal bir taşıt yolu zannedilebilir. Halbuki bu uzayıp giden asfalt, bazen şehir içinde tekeri "kumpft, tonk!" ettiren çukurla dolu olanlardan farklı olarak, pürüzsüz; kaymak gibi. Bisiklete binmek, paten kaymak ya da yürüyüş yapmak isteyenler için demiryoluna paralel uzayıp giden 22 km uzunluğundaki bu patikanın adı Interurban trail. Boş olduğuna bakmayın, fotoğrafı bugün (hafta içi) öğleden sonra çektim. Yoksa hafta sonları bayağı kalabalık oluyor.



Sağ alt kösedeki renkli şey dikkatinizi çekti mi? O zaman alta bakın.


Valla yazacak birşey bulamadım...

14.3.06

Bak lütfen dedim!

"Kırmızı Sokak" muhabbeti başladığından beri aklımdaki bir kareyi nihayet hafta sonu kaydedebildim.

Washington DC'de yazın hafta sonlarında iş arkadaşlarımla National Mall'un çimlerinde düzenlenen, önce beyzbolun fasulyeden olanı sandığım, softball turnuvalarına katılırdım. Milletin biraları içerken etraftaki polisleri kontrol etmeleri, şişeleri açığa çıkarmayıp, buzluğun içinde plastik bardağa azıcık koyup çabucak içmeleri ilk gördüğümde garip gelmişti. Sonra sıcak havalarda kaldırıma ya da yürüyüş yoluna sandalye atan bar sahiplerinin bu sandalyelerin etrafını ip, zincir vs. ile çevirmelerinin de aynı sebepten olduğunu çaktım (aferin bana). Mazallah o ipin dışında içkinizi yudumlarsanız polis götürüverirmiş! Bu yasağın detayını bilmiyorum. Fakat işletme sahipleri de, sıradan vatandaş da kurala harfiyen uyuyor.

Gecenin epey geç bir saatinde arabda 4 kişi eve dönerken çevirmeye yakalanıp, bizden bir önceki arabanın sürücüsüne üflettikten sonra -ki gayet normal görünüyordu- hiç soru sormadan kelepçe taktıklarını görüp, bizim arkadaşa da emin olana kadar burun değdirmece, düz çizgide yürütmece yaptıklarında işin şakası olmadığını bizzat gördüm. Alkollü araba kullanma burada Driving Under Influence başlığı altında cezaya tabi.

Türkiye'de olduğu gibi, burada da kanunu bilmemek mazeret sayılmıyor. Ama her fırsatta hatırlatılan kanunu bilmemek de mazeret olamaz. San Juan adasında, adanın öbür ucundaki Roche Harbor adındaki minik limanda -ki Amerika Kanada sınır çizgisi bir kaç mil ötede- alkol sınırını çizen tabela tatlı sert.

'Lütfen'le başlayan ikaz 'kanun kesinlikle uygulanır' diyor. Bu arada Open Container Law, yani Açık Şişe/Kutu Kanununa göre motorlu taşıtlarda kapağı açılmış içki bulundurmak cezaya tabi. Bazı eyaletlerde torpido gozundeyse birşey demiyorlar. Burada farklı bir versiyon var demek ki.

Neyse, "bu noktadan sonra içki yasak!" diyen ikaz tabelası nereye kadar izin vermiş, görelim:

Tekneyle gelenler karaya ayak basmadan önce son yudumunu içebilsinler diye minik köprüyü geçiş bölgesi yapmışlar herhalde.

11.3.06

Hakem Öpsün Seni!

Doğu tarafındayken kahveye futbol maçı seyretmeye gitmişliğim var. Saat farkından dolayı Pazar sabahlarına denk gelen maçlar için Pennsylvania Avenue'daki Anatolia Cafe, Best Buy'dan en büyük ekran televizyondan iki tane alıp, maçın toplu gösterim maliyetini de giriş ücreti olarak gelenlerden talep ederek bir kahve işletmesine dönüşüyordu. Sallama çaya rağmen şikayet eden yoktu. Ama heyecanla bağıra çağıra maç seyreden sadece biz ve İrlandalılar mı? Hayır. Amerika'lı da aynı şekilde maç seyreder. Belki Amerikan futbolu kısmı için bir Sports Bar fotoğrafı koymak lazım. O zamana kadar başka bir dala atlayalım.

Şimdi futbol ihtiyacımızı internetten abonelikle hallediyoruz. Malum, Lig TV (bizim kullandığımız ipworldtv.com gibi) bazı yerlerden abonelik satıyor. Bu yazıyı yazarken Fener maçı bitmişti. Vakit doldurmak için Ankaraspor başkanına şarkı bile söylettirdiler. Şu anda da Galatasaray forması altında Sergen Trabzon'a bir gol attı. Bunu da geçelim.

Amerikan futbolunun en büyük kupası Superbowl karşılaşmaları biteli çok oldu. Bizim takım (Seattle Seahawks) Detroit'teki yarı final maçında Pittsburg Steelers'a fena halde yenildi (21-10).

KubeFM'in programcılarından The T-Man'in (dinleyicisi değilim) ağzından yazılmış reklam panosu altta. West Seattle'dan I-5 yoluna çıkarken karşınıza heyula gibi dikiliyor. Tercüme ediyorum:

Sayın Hakem Bey,
Bir dahaki sefer bize koymadan önce hiç değilse bir öpün!
Saygılarımla,
The T-Man


11.2.06

Böbür böbür böbürlen...

Bu sefer plakayı değil, çerçevesini okuyalım:

''Benim torunlarım senin torunlarından daha tatlı.''

7.2.06

Coni



İlber'in yazısını okuyunca artık bir anıt mezarlığına dönmüş olan the National Mall'daki Vietnam anıtında çektiğim bu fotoğraf aklıma geldi. Bir Vietnam gazisine yeğeninin mektubu. Mektupta ufaklık -Vietnam'da değil de, savaştan yıllar sonra ölen ve kalbi Vietnam'da kalan- Coni amcasını çok özlediğini, ülkesi için yaptıklarından dolayı gurur duyduğunu yazmış.

Vietnam anıtının yapılış hikâyesinin filmi de çekildi elbette. Bu duvar önünde her daim böyle mektup, çiçek, fotoğraf, çoğu zaman bayrak bulunuyor.

6.2.06

Bak Postaci Geliyor

Bildiğim kadarıyla hemen hemen 20 yıl boyunca bizim mektuplarımızı aynı postacı getirdi. Hiç ismini merak etmedim ama arada karşılaştığımızda sohbet ederdik, kademe değişikliğini almak (maaşını arttırmak) için Açık Öğretim'de ev ekonomisi okuduğunu anlatmıştı. Postamızı hiç aksatmadı; abone olduğum (renkli ve resimli) dergilerin bazı sayılarının hiç gelmemesinin onun değil komşuların "hatası" olduğunu biliyorum. Ne dergiler uçtu öyle... N'apalım, canları sağolsun. Rahşan affı varken ben mi affetmem diyeceğim?


Üstünde siyah PTT yazan sarı posta kutularını hatırlıyor musunuz? Buradakiler mavi.

Amerika'da posta hizmetleri mükemmel işliyor. Hiç bir mektubunuz kaybolmaz, kutuya attığınız zarf kesinlikle yerine ulaşır. Amerika içi normal bir zarf 39 cente (2 centlik zam yeni geldi) gider. Şehiriçi - şehirlerarası ayrımı yok. Pulun arkasındaki yapışkanın tadını sevmeyenler, merak etmeyin. Pullar etiket gibi, ıslatmadan yapışıyor.

Eğer postaneye kadar gitmek istemezseniz önünüzde iki şık var. Mektubunuzu bu mavi kutulardan birisine atabilirsiniz, ya da evinize gelen postacıya verebilirsiniz. Yani posta kutunuz hem size gelen mektuplar, hem de sizin gönderdiğiniz mektuplar için kullanılıyor. Mavi posta kutuları ise her mahallede, şehir merkezlerinde, bazen postanenin 2 metre ötesinde var.


Gelelim burada yazılanları açıklamaya. "Posta hırsızlığı federal suçtur," cümlesinin altını çizmişler. Şimdi motorcuların arka ceplerinden sarkıttıkları (nedense hep kırmızı) mendilleri ağızlarına bağlayıp dakşan! dakşan! posta arabalarını soyan haydutları hatırladım.
"Collection Times" posta kutusunun hangi gün ve saatlerde boşaltıldığını bildiriyor. İnanmazsınız ama hakikaten o saatte bir postacı gelip kutuyu boşaltıyor. Ne erken, ne de geç. Bütün posta kutularında bu bilgi var.

Posta arabalarının fotoğrafını da çeker çekmez buraya ekleyeceğim. Onun için bizim Ukrayna'lı postacı Nataly'yi yakalamak lazım. Nataly tatlı bir kız; bu zamana kadarki postacılarımdan farklı olarak, Noel'de bir tebrik kartı yolladı. Ramazan bayramında harçlık isteyen davulcular gibi burada da Noel'de hizmetinden istifade ettiğiniz kişiler kendilerini "bir şekilde" hatırlatıyorlar. Pek çok başka örnekte olduğu gibi bahşiş isteğe bağlı olmaktan çıkıp bir çeşit mecburiyet halini alıyor. Vermezsen birşey olmaz, alan adama da kötü gözle bakılmıyor. Bizim postacıların bayramda böyle bahşiş aldığını düşünün.


EK (11 Şubat): Apartman dairelerinin posta kutularına örnek aşağıda. İlk fotoğrafta çöp kutusunun üstündeki kutu giden posta için. Arkada dizilmiş olanlar da her bir dairenin gelen posta kutuları. İkinci fotoğrafta örnek olarak açılmış, içi dolu bir kutu görüyorsunuz. Üçüncü fotoğrafta görülen kilidi çevirince, arkadaki bütün kutular vasistas gibi açılıyor.

EK'e düzeltme: Pardon, aslı şöyle imiş: Postacı minik sarı kutuyu açıp içinden buranın anahtar(lar)ını çıkarıyor. O anahtar(lar)la posta kutularını toptan açıyor. Böylece postacı tek bir anahtar taşıyor.


EK (11 Mart): Müstakil evlerin posta kutularına örnek de budur. Evin numarası (4907) kırtasiyeden alınmış çıkartmalarla yapılmış. Kutuya gönderilecek mektup koyunca yandaki kırmızı kolu kaldırmak lazım ki, postacı anlasın.

4.2.06

Plaka ama...

Bu plakayı gördüğümde elbette aklıma Manowar geldi. Hey gidi günler deyip kameraya davranmıştım ki, arabanın sağındaki bayrağı gördüm. Heavy Metalden Irak'a geçiverdik.

Telefon teli

Iki önceki fotoğraflar trafik lambalarında dikkatimi çeken detaya dair idi, bunlar da o trafik lambalarının 10 metre ötesindeki (olmayan) jetonlu telefonun fotoğrafları.


Amerika'daki kart sistemi yok, jeton da satılmıyor. 5 cent (nickel), 10 cent (dime) ve 25 centlik(quarter) bozuk paralar ile arama yapılıyor. Aslında bir de 1 cent var ama telefon kabul etmez onu. Zaten yolda düşüren dönüp almaz, öyle bir bozuk paradır.


İki yana koyduğum fotoğraflar aslında çok sık karşılaştığım bir görüntü değil. Benim kullandığım telefonların tamamında siyah kalın ciltli telefon rehberi bile vardı.

2.2.06

40 yaşındayım. Param var.

Amerikalıların kendilerini ifade ediş yeteneği dikkate değer. Hayatlarında ne olup bitiyorsa 3-5 harfle plakalarından anlatabiliyorlar.

Bir süre önce kuzeybatı Pasifik bölgesi yağmur ve soğukla cebelleşirken kaçıp kendilerini Las Vegas'ta bulan Özden ve Kansu, orta yaş (midlife) yazan plakayı fotoğraflayıp bana gönderdiler (teşekkür ederim). Herkesin orta yaş krizleri 2005 model Corvette'li olsun demek isterdim, ama duyup da hak verdiğim bir cümleyi de yazmadan geçemeyeceğim: "Saçlarım ağardıktan sonra BMW'm olmuş neyime".

27.1.06

Kaplumbağa sendromu

1) Kaplumbağa sendromu yurtdışında yaşayan bazı kişilerde görülür. Bu sendromu kısaca 'çıktığı kabuğu beğenmemek' şeklinde tanımlayabiliriz.



2) Ömer Seyfettin bir hikâyesinde arkadaşı Ali Canip (Yöntem)'in kendine yaptığı muzipliği anlatır. Gayet normal bir güne başlayan yazar, Ali Canip'in önceden anlaştığı üç beş arkadaşının "Yüzün sararmış", "Hasta mısın?" sorularından sonra gerçekten hastalanır.



3) Kaplumbağa sendromuyla bağlı olan bir de fobi vardır; kaplumbağa sendromu fobisi. Bu fobi iki grupta gözlemlenebilir:
a) kişinin kendisinin kaplumbağa sendromuna sahip olmaktan korkması, [genelde reddedici bir tutum gözlenir: (-Hayır kaplumbağa değilim!)]
b) kişinin çevresindekilerin onun bu sendroma sahip olduğundan korkması. [genelde iddia edici bir tutum gözlenir (-Sana ne oldu böyle?)]



Üstte yazdıklarımla ilgisi olmadığı halde not edeyim: Bu fotoğrafları geçen hafta çekmiştim. Tesadüf bu ya, dün de birileri konuşmuş.

Hay bin kaplumbağa!