26.7.07

Hadi kızım Destegül!

Düşündüm düşündüm hatırlayamadım. Önce TRT'de sonra başka kanallarda at yarışını anlatan bir adam vardı. Sesi sigaradan boğulmuş gibi çıkardı. Çıkıştan itibaren gititikçe artarak finişte son raddeye varan heyecanı yüzünden yarışın sonuna doğru kesilir, nefesi duracak gibi olur ama yine de "Uçansultan koşuyor, KandemirBey yetişti, arkadan Destegül yetişti. Destegül... Destegül... Destegül... (8 kere falan söylerdi bunu) Destegül kazandı, KandemirBey ikinci, Uçansultan üçüncü," diye bitirirdi yarışı. Her yarışta bir kalp krizi beklerdik.

Geçen at yarışı seyretmeye gittim de oradan aklıma geldi. Benim ilgim ve bilgim televizyonda zap yaparken 3 saliseliğine koşuyu görmekten ibaret olduğu için ilginç bir öğleden sonra geçirdim.

Yarış kısmı bildiğiniz yarış.


Detaylara geçersek, giriş bedava. Zemin kata, yani açık alana elinizi kolunuzu sallayarak giriyorsunuz. Binanın üst katındaki balkonda veya camekânlı iç kısımda tavana monte edilmiş 20 televizyondan seyretmek isterseniz cüzi bir para veriyorsunuz. Cızır cızır hoparlörden maçı anlatan bir arkadaş var, ne dediği pek anlaşılmıyor. Her cins insan var. Asyalılar çoğunlukta. Zaten kumarhanelerde de oynayanların yarıdan fazla Asyalı oluyor. Çok meraklılar, yüksek oynuyorlar, iyi müşteriler.

Kadın-erkek dağılımı yarı yarıya. Karı koca gelenler, bebekleriyle gelenler, sınıf arkadaşlarıyla gelenler var. Normal kalabalık. Halk.


Favori içecek bira, yiyecek ise kızarmış ne varsa. Daha çok mısır ununa bulanıp kızartılmıs sosis yani corn dog ve cips yiyenler gördüm. Bu ablanın elinde birayla corn dog var.

Güvenlik görevlisi.
Ayakta seyreden az kişi vardı. Heyecanlanıp bağıranlar da oluyordu. En çok duyduğum "Go number bilmemkaç!".
Yarış aralarında elektronik panoya reklamların dışında o gün gelenlerin doğum gününü kutlayan veya "Ali Ayşe'yi seviyor" türünden yazılar yazdırılabiyor.

23.7.07

Buyrun Memur Bey


Kenarda kalmış. Okul çıkışında muhtemelen ortaokul çağında, uzun boylu, zenci bir öğrenciyi bir sebepten tutan polisler (çocuk arabanın arkasında bankta oturuyor) kenarda oğlanın sırt çantası ellerinde ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyor. Arkadaşları da çocuğu bekliyor.

Yaklaşık 15 dakika boyunca polisler kendi aralarında konuşup çocuğun yanına gelip sorular sordular. Sonra tekrar fısıldaşmaya devam ettiler. En sonunda çantasını verip bıraktılar.

Polis sizi bir sebepten durdurunca ne oluyor? Bir kere çok açık cümlelerle soru soruyorlar, gerekliyse belge istiyorlar ve hemen kekelemeden cevap vermeni bekliyorlar. Tavırları şüphelendikleri şeye göre sert veya az sert oluyor. Cevabı vermeden önce "N'oldu memur bey, n'aptım?" falan derseniz kaşlarını çatıp sorularını tekrarlayıp cevabı bekliyorlar. Asla yanınızda iken aralarında konuşmuyorlar, hareketleri de gayet yavaş oluyor. Hiçbir şeyi karambole getirmiyorlar. 1-2 kere sarhoş, yankesici yakaladıklarını gördüm. Tutuklayıp arabaya koyduktan sonra da oyalanıp, işlemlerini ağır ağır halledip gittiler.

21.7.07

4 İşçi, 2 Araç, 1 Elektrik Direği

Geçenlerde eskimiş elektrik direğini değiştiren bir ekibe rastgeldim. Seyrettiğimiz filmlerde pusuya yatan polisler hep kanalizasyon, asfalt, elektrik işlerini hep yaptığından, normal belediye işçisi görünce kaydetmek elzem oldu.

19.7.07

festivalim, festivalsin, festival - II

Baştan yazayım, çok fotoğraf var.

Fremont'un nasıl bir yer olduğundan daha önce bahsetmiştim. İşte burayı daha iyi anlatan"Fremont Solstice Parade" yani Fremont Gündönümü Geçit Töreni. Her yıl 21 Haziran'a en yakın Cumartesi günü yapılıyor. Bu faaliyetin dikkati çeken en önemli kısmı da çıplak bisikletliler. Evet, evet. Tekrarlamayayım şimdi.



Bu bisikletliler olayın sadece bir parçası. Başka pek çok grup geçide katılıyor. Hepsi farklı mesajlar veriyorlar, bu yıl çevre koruma en popüler konuydu. İkincisi de -her nedense- Mısır.








Bu teyzeler memelere özgürlük diye bir şarkı söylüyorlardı.

Marihuana serbest bırakılsın diyenlerden.
Sisters of Perpetual Indulgence

Siyasi mesajı olanlar beklemediğiniz anda mesajlarını veriveriyorlar.

Geçit töreni bittiğinde herkes yolun sonundaki Gasworks parkında toplanıp mini konserler eşliğinde çimlere yayıldı. Bu park yüzyılın ilk yarısında endüstriyel alanmış. 1960'tan itibaren ortadaki koca binayı boyayıp çocuklar için oyun alanı haline getirmişler; etrafını yeşillendirip park yapmışlar. Ankara - Maltepe'deki EGO Havagazı Fabrikası aklıma geldi. Kent simgesi, cumhuriyet anıtı vs. geyikleri bilemem de, burada böyle bir örnek görünce insan üzülüyor. Şimdi de Maltepe pazarı esnafına tahsis edilmiş. Önüm arkam sağım solum tükkân.


Törene dönelim. Sopanın ucundaki resimde görülen Mevlana. Burada kısaca Rumi diyorlar. Sopayı tutan adam kendi etrafında dönerek yürüyordu.

Yolun iki tarafına dizilmiş halk (Amerika'da da halk var, ama kelime bizde empoze edildiği gibi düzensizlikle, cahillikle ve seviyesizlikle eşleştirilmiyor) yerlerini önceden alıp 1 saat beklediler. Geçit bizim olduğumuz tarafa yaklaştığı zaman gördüğünüz görevli bisikletliler asayişin berkemal olup olmadığını kontrol için şöyle bir dolandılar, bazı yerlerde yolu daraltmış olanları uyardılar. Ne yol kenarına parmaklık koymak, ne de 5 dakikada bir "geri gidin, yolu açın kardeşim" demek gerekti.
Her faaliyette olduğu gibi bunda da aile ve çocuklar hatta köpekler de olayın bir parçası.




17.7.07

festivalim, festivalsin, festival - I

Burada da bizdeki gibi yaz gelince açık hava organizasyonları ve düğünler artıyor. Hatta Haziran ayı düğün ayı denebilir. Henüz bir düğüne davet edilmedik, önümüzdeki maçlara bakıyoruz.

Düğün yok ama yaz mevsimi kıpkısa olunca kuzeybatı bölgesi birden festivaller cennetine dönüyor. Bir tanesi Nortwest Folklife Festival. 'Folklife' kelimesini nasıl çevirebileceğime baktım. Folklor tam karşılığı değil, ama anlamı yakın. Bilen biri yorum kısmına yazarsa sevinirim. Kuzeybatı bölgesinde yaşayan her türlü topluluğun müzik, el işleri, yemek ve danslarını tanıtabildiği bir faaliyet.


Festival Seattle Center'daydı. Standlar ve sahneler bağlantıya tıklayınca çıkan krokide gördüğünüz büyük fıskiyenin etrafındaki alanda yoğunlaşmıştı. O fıskiye de şudur:

Mayolu çocuklar sadece festivale özgü değil. Hava sıcak olduğunda burası hep böyle.

Yurtdışına yarışmalara gönderdiğimiz ekipler, nasıl renkli kıyafetleriyle ilgi cekiyorsa, bu festivalde de seyirciler benim için öyle ilgi çekiciydi. Anladığım kadarıyla hippiler orta yaşı geçip çoluk çocuğa karışınca buraya taşınmışlar. Hepsi bu festivali bekliyormus meğer. Gösteri yapanlardan daha renkli, daha cafcaflı, çok daha ilgi çekici kıyafetler giymişlerdi. Saçlar pembe, mor, sarı renklerde, ya da rasta; işlemeli bluzlar, uzun batik etekler, cins gözlükler, şapkalar ve yer yer marihuana kokuları arasında gezdim. Amerikan şartlarında az karşılaştığımız bir görüntüdür dip dibe dirsek dirseğe insanlar.




6.2.07

Işıklı İlân Panosu

Burada kiliseye devamın ne ölçüde olduğu konusunda hâlâ kesin bir fikre varamadım. Bildiğiniz gibi, kiliseler üyelik sistemiyle çalışıyorlar. Bir yere taşındığınızda, gidip oradaki uygun bir kiliseye üye oluyorsunuz ve düzenli aidat ödüyorsunuz. Yanlış bilmiyorsam bu ödeme vergiden muaf tutuluyor. Buraya geldiğimden beri tanıştığım insanların yaklaşık %80'ı kiliseye hiç gitmiyor. Çok az bir oranda sadece yortularda gidenler var. Her Pazar giden sadece 1 aile tanıdım. Amerikan Başkanı George Bush da kiliseye gitmeyenlerden mesela. Devamsızlık bayağı bir problem olarak görülüyor ve papazlar katılımı arttırmak için değişik yollara başvuruyorlar. Daha önce bir örnek vermiştim. Güzellik yarışması düzenleyeni bile var.

Oturduğum yerin hemen yakınındaki kilisenin papazıyla tanışmak istiyorum galiba. Çünkü yol kenarındaki panosu karikatür tadında. Ardarda 11 gün yağmur yağdığı zaman bu amca bir adet Nuh'un gemisi arıyordu.


Hiçbir şey bulamazsa da şöyle şeyler yazabiliyor:
Tercümesi: Tanrı aradı, iyi haberleri varmış!

Pano burnumuzun dibinde. Mecburen takipteyiz.

5.2.07

Deri ceket yakasında broş

Durakta otobüs bekleyen bu grup orta yaşın üstündeki (emekli?) Amerikalı kadınların kıyafetlerine örnek olabilir.Mavi siyah kombinasyonu, kumaş pantolon ve bağcıklı ayakkabı. Bir de kafamız üşümemeli.

Sağdaki teyzenin elindeki naylon poşetin rengine dikkat eden olabilir. Safeway ve Fred Meyer gibi büyük süpermarket zincirlerinin naylon poşetleri bu renk oluyor.

24.1.07

Vatandaşlık Bilgisi

Vatandaşlık Bilgisi orta okulun unutulmaz bir dersi değil miydi? Hele de dönem ödevi. Öyle bir konu verilir ki, açarsın evdeki ansiklopedileri, aaa aynı konu başlığı ansiklopedide de var! (Belki bizim hocalar soru bulmakta pek yaratıcı değildi, bilemiyorum) Sonra hesap edilir; "2,5 ansiklopedi paragrafı benim elyazısıyla eşittir 2 çeyrek sayfa... Kapak, kaynaklar sayfası tamamdır halletik." Cümlelerin hepsi -mektedir -maktadır diye biter ama kimin umurunda? 13-14 yaşında vergi de, vatandaşlık bilincimizin diğer önemli göstergesi seçim sandığı da çoook uzaktaydı.

Geçen hafta gazetenin arka sayfasına bakınca işte o vatandaşlık bilgisi dersi aklıma geldi. Bu gazeteyi kaynak olarak alsam acaba ödevden kaç alırdım?
Gazete bir eğitim programı çerçevesinde öğrenciler için yerel ve federal hükümeti anlatan bir seri hazırlamış. Bu haftaki bölümde daha önce şöyle bir değindiğim idari bölünme üzerinden bu yerel idare yapısının işleyişi anlatılıyor. Gazetenin arşivinden bu sayfayı bulamadığım için anladığım kadarıyla kısaca açıklayayım.Yerel hükümetin kurumlarını işleyiş açısından bir evliliğe benzetmişler. "Aşk yaşamak gibi değildir, sorumluluk gerektirir," diye yazıyor. Her dikkatli Türk genci gibi ben de "ama ortada 3 yüzük var," demedim mi? Dedim. Neyse.

Üç katlı pastanın en altı şehir idaresinin verdiği hizmetleri, ortası county'nin, üst kat da eyalet birimlerinin hizmetlerini simgeliyor. Dikkatinizi en üstteki şekerleme çifte çekiyorum, bunlar seçmen oluyor. Yani bütün pastayı yiyecek olanlar.

Bizde bu eğitim "töyle bakalım alidan, belediye encümeni ne iş yapar?" sorusuyla oluyor galiba. Bulunduğunuz ilin genel meclisine seçilmiş bir kişinin adını söyleyebilecek var mı? O değil de, bir de köy ihtiyar heyeti vardı heey hey!

10.1.07

Kyoto, sen bizim herşeyimizsin!

Kar yağdı. Buraya yılda bir kez bizde normal sayılacak kadar bir kar yağarmış.

Türkiye'de ılıkça bir kış geçirildiğini duydum; kuruyan baraj haberlerini okudum; Ankara'da kar, yağmur yağmadığını, 60 günlük su kapasitesi olduğunu öğrendim. Nedense içimden bu cümle geçti hem de melodisiyle: Kyotooo, sen bizim HERşeyimizsin!

Kar yağdı. Ben de bu çok önemli olayı belgeledim. Yarın okullar kesin tatil! Baktım, arabalar zincir takmış. Zaten bu tarafın şoförleri pek acemi. Geçen sefer de 7-8 mm bir kar yağmıştı, 2 saat sonra eriyene kadar kaza üstüne kaza oldu. Doğu kıyısındakiler kara alışıklar ama bu tarafta dağlara çok yağıyor da kıyı kısımlarda pek kar yok.

Televizyonlar şimdiden kapalı okulların listesini yayınlamaya başladılar. Devlet kurumlarından tatil olan var mı henüz bilmiyorum. Özel şirketler böyle günlerde elemanlarını evden çalışmaya teşvik ediyorlar. Buna da telecommuting deniyor. Trafikte harcanan saatleri, muhtemel bir kaza sonrası sağlık harcamalarını (arkadan hafif bir çarpma halinde doktor zedelenen boyun kaslarını aylarca tedavi edebilir, sigorta da bunu kuzu kuzu öder) ve tedaviye gidilmesi yüzünden kaybedilecek zamanı hesaplayıp o gün evden çıkmamanın daha iyi olacağını görmüşler.

Özel şirkette çalışanlar kafalarına göre işe gitmemezlik yapmıyorlar elbette. Genelde bu gibi durumlarda şirketin santraline bir telesekreter mesajı kaydediliyor. Sistemden sisteme farklılık gösterir, genelde girilen bir şifre ile çalışanlara özel mesaj devreye girer. Bazi şirketler elemanların evlerine otomatik kayıt gönderir. Yani akşam bir saatte telefonunuz çalar, "alo" dersiniz; patronun ya da amirin sesini duyarsınız: "Yarın tatil."

Sokağın köşesindeki kardan adamın fotoğrafını çektim, 20 metre öteye öbür köşeye kadar yürüdüm, geldim baktım ki 3-5 velet sayesinde kardan adam artık kardan adam cennetinde.

Neyse biz bu akşamı dünyanın en güzel cümlesiyle kapatalım: "Anne yarın kesin okullar tatil!"

19.12.06

Amerika'da elektrik kesilir.

3 gün elektriksiz kaldık. Elektrikler kesildi. 3 gün gelmedi. Bunları kısa cümleler halinde yazıyorum ki, akılda kalsın. Hatta genelleyebiliriz: Amerika'da elektrik kesilir. :) Amerika'da 3 gün elektriksiz kalınabilir.

Bunca yıldır sanırım 1 kere, o da 15 dakikalığına, elektrik kesildiğine şahit oldum. O zaman da önceden ilan etmişlerdi. Haa, bir kere de 1 saniye için gidip gelmişti.


Üstteki manasız fotoğraf ilk geceden. Normalde sokak lambalarından, Christmas süsleriyle bezeli evlerden yayılan işiklar yerine iki tane mumun titrek alevi sokağı "aydınlatıyor".

Perşembe ve Cuma günü Kuzey batı bölgesinde yaşanan bir fırtına sonunda Washinton eyaletinin batı tarafının elektriği gitti. İlk anda 700 bin abone elektiksiz kaldı, şu anda sanırım bu sayı 125 bine indi. Bazı evlere Perşembe gününe kadar elektrik verilemeyecek.

Özelleştirilmiş elektrik hizmeti bir büyük, birkaç tane de -tekel olmadığını ispat için mevcut- mini şirket tarafından veriliyor. Bu şirketler herhalde hava durumunu takip edip hazırlık yapmamışlar. Hoş yapsalar bile çare yok. Yeni kurulmuş bölgeler haricinde kablolar bizdeki gibi yer üstünde. Çıkan sert rüzgârlar ağaçları devirip direkleri kırdı. Tamir ekipleri önce ana hatları tamir etti, şimdi de direklere bakıp, oralardan da evlere giden hatları tek tek yeniliyorlar. Yani tamirat epey zor ve uzun uğraş gerektiriyor.

Günlük hayatı etkileyen şeyleri yazayım:
1. Aydınlanma yok.
2. Isınma yok. Burada kataliktik soba diye birşeyin var olmadığını belirteyim. Doğal gazlı evlerin çoğunda ısı dağıtımı sıcak hava üfleyen ve tabii elektrikle çalışan bir sistemle yapılıyor.
3. Çoğu evde olduğu gibi ocak elektrikle çalıştığı için yemek, çay yok.
4. Haber yok. Radyoların çoğu (bir ara bizde de tartışılan) "müzik istasyonu" cinsinden olduğu için haberler 1,5 dakika falan sürüyor.
5. Sokak lambalarının bazıları çalışmadığı için belli yerlerde trafik içler acısı durumda.
6. Amerikan halkı felaket alışverişi diye bir sendromdan muzdarip. Dolayısıyla pil, portatif ocak, mini propan tüp raflarının tozu atılmış. Sanırım zor anlarda yapılan ilk iş alışveriş. Kar yağdığında da hemen su ve yiyecek takviyesi yapıyorlar.
7. Evlere elektriğin gelmeyeceği anlaşıldıktan sonra etraftaki bütün oteller dolmuş.
8. Normal günde 4 masanın dolu olduğu fast food lokantalarında boş masa yok.
9. Pompaları çalışan benzin istasyonlarında sıra var.

Duyunca şaşırmadığım bir haberi de ekleyeyim buraya:
"Evinde ısınmak için mangal kömürü yakan, jeneratör çalıştıran 100 kişi karbonmonoksitten zehirlendi"

Elektrik dün geldi. Nimetmiş, haberimiz yokmuş.

6.12.06

Yedek Parça

Daha önce Apple dükkânlarından bahsetmiştim. Burası da Legoland. Eh benim zamanımdan beri legolar -haliyle- çağ atlamış. Bu dükkânın bir duvarı parçalara ayrılmıştı. Çatık kaşlı minik lego adamların başrolde olduğu setlerin doldurduğu diğer duvarlar pek ilgimi çekmedi. Bir ekskavatörle idare ettik.

Diyeceğim o ki, vaktiyle koltuk altına kaçan, oradan da görünmez deliklere düşen eksik legolar için mızıldanan tek çocuk ben miydim? Halbuki çözüm 25 yıl 9990 km ötedeymiş, daldır elini şu duvardaki deliklere avuç avuç topla.

24.10.06

Kabak

Koyu yeşili var, alacalısı, sarısı var. Turuncusuna hastayım ben. Kabak deyip geçmemek lazım pek çok çeşidi var. Ama blogumuz yemek blogu değil ki zeytinyağlısı, musakkası, tatlısı, çiçeğinin dolmasından bahsedelim. Kabağın Amerikan sosyal hayatındaki yerine ve önemine değineceğiz. İşin eğlencesine bakacağız yine.

Amerika'ya sonbahar geldi. Bazı yerlerde sonbahar Ankara'daki kadar güzel. Bazı yerlerde daha da güzel. Ekim sonu cadılar bayramı. Daha önce bu günle ilgili birşeyler yazmıştım, o gün gelsin, -haftaya- gene yazmayı umuyorum.

Ekim demek balkabağı demek burada. Marketler ay başından beri kapıların önüne konulacak koskoca kabakları satıyorlar. Ayrıca değişik süs kabakları da satılıyor. Cadılar bayramı geçer geçmez kabaklar birden yok oluyorlar, hayret edersiniz.

Cadılar bayramı kostüm bayramı. Aslında korkuya dayalı olmasına rağmen herşey gibi bu da eğlenceli bir aile faaliyetine dönüştürülüyor. Geçen hafta sonu bu civardaki tarla sahiplerinden (çiftlik sahibi mi demeliydim?) birisinin düzenlediği faaliyetin fotoğraflarıyla kabaklanalım.

Elimizde ne var? Balkabağı. Başka? Mısır. Ne yapılabilir? Mısır tarlası büyük bir labirente dönüştürülür. İçine bez maymun, plastik orangutan, hatta timsah konur ki, tarla jungle olsun.




Mısır tarlasında acil çıkış...

Neyse efendim, gelenlerin eline Mowgli resimli (junngle ya!) kart verilir. Labirentteki 6 posta kutusundaki bulup 6 harfi karta basmaları istenir. İşte bir kutunun önünde dizilmiş halk.
Bütün harfleri karta basanların ödülü de bir lolipop.
Bu arada labirent bileti 6 dolardı.

Büyük labirentten skılacak çocuklar için mini labirent hazırlamışlardı ama pek ilgi çekmiyordu galiba.

Ne kaldı? Haa, evet. Küçük kabaklar toplanır. 3 tanesi 1 dolara sıra olan insanlara satılır. Bu kişiler hazırlanmış büyük sapanlarla bu kabakları hedefe atarlar. Hedefi tutturana ne mi verilir? Kocaman bir kabak tabii.



İtiraf edeyim ki sapan kısmı harikaydı. Çok uzun zaman olmuş sapan kullanmayalı.

Kabak tadı vermeden bitirelim. Cadılar Bayramı için oyulmuş kabaklar ve süslenmiş evler de sonraya kalsın.