17.7.07

festivalim, festivalsin, festival - I

Burada da bizdeki gibi yaz gelince açık hava organizasyonları ve düğünler artıyor. Hatta Haziran ayı düğün ayı denebilir. Henüz bir düğüne davet edilmedik, önümüzdeki maçlara bakıyoruz.

Düğün yok ama yaz mevsimi kıpkısa olunca kuzeybatı bölgesi birden festivaller cennetine dönüyor. Bir tanesi Nortwest Folklife Festival. 'Folklife' kelimesini nasıl çevirebileceğime baktım. Folklor tam karşılığı değil, ama anlamı yakın. Bilen biri yorum kısmına yazarsa sevinirim. Kuzeybatı bölgesinde yaşayan her türlü topluluğun müzik, el işleri, yemek ve danslarını tanıtabildiği bir faaliyet.


Festival Seattle Center'daydı. Standlar ve sahneler bağlantıya tıklayınca çıkan krokide gördüğünüz büyük fıskiyenin etrafındaki alanda yoğunlaşmıştı. O fıskiye de şudur:

Mayolu çocuklar sadece festivale özgü değil. Hava sıcak olduğunda burası hep böyle.

Yurtdışına yarışmalara gönderdiğimiz ekipler, nasıl renkli kıyafetleriyle ilgi cekiyorsa, bu festivalde de seyirciler benim için öyle ilgi çekiciydi. Anladığım kadarıyla hippiler orta yaşı geçip çoluk çocuğa karışınca buraya taşınmışlar. Hepsi bu festivali bekliyormus meğer. Gösteri yapanlardan daha renkli, daha cafcaflı, çok daha ilgi çekici kıyafetler giymişlerdi. Saçlar pembe, mor, sarı renklerde, ya da rasta; işlemeli bluzlar, uzun batik etekler, cins gözlükler, şapkalar ve yer yer marihuana kokuları arasında gezdim. Amerikan şartlarında az karşılaştığımız bir görüntüdür dip dibe dirsek dirseğe insanlar.




6.2.07

Işıklı İlân Panosu

Burada kiliseye devamın ne ölçüde olduğu konusunda hâlâ kesin bir fikre varamadım. Bildiğiniz gibi, kiliseler üyelik sistemiyle çalışıyorlar. Bir yere taşındığınızda, gidip oradaki uygun bir kiliseye üye oluyorsunuz ve düzenli aidat ödüyorsunuz. Yanlış bilmiyorsam bu ödeme vergiden muaf tutuluyor. Buraya geldiğimden beri tanıştığım insanların yaklaşık %80'ı kiliseye hiç gitmiyor. Çok az bir oranda sadece yortularda gidenler var. Her Pazar giden sadece 1 aile tanıdım. Amerikan Başkanı George Bush da kiliseye gitmeyenlerden mesela. Devamsızlık bayağı bir problem olarak görülüyor ve papazlar katılımı arttırmak için değişik yollara başvuruyorlar. Daha önce bir örnek vermiştim. Güzellik yarışması düzenleyeni bile var.

Oturduğum yerin hemen yakınındaki kilisenin papazıyla tanışmak istiyorum galiba. Çünkü yol kenarındaki panosu karikatür tadında. Ardarda 11 gün yağmur yağdığı zaman bu amca bir adet Nuh'un gemisi arıyordu.


Hiçbir şey bulamazsa da şöyle şeyler yazabiliyor:
Tercümesi: Tanrı aradı, iyi haberleri varmış!

Pano burnumuzun dibinde. Mecburen takipteyiz.

5.2.07

Deri ceket yakasında broş

Durakta otobüs bekleyen bu grup orta yaşın üstündeki (emekli?) Amerikalı kadınların kıyafetlerine örnek olabilir.Mavi siyah kombinasyonu, kumaş pantolon ve bağcıklı ayakkabı. Bir de kafamız üşümemeli.

Sağdaki teyzenin elindeki naylon poşetin rengine dikkat eden olabilir. Safeway ve Fred Meyer gibi büyük süpermarket zincirlerinin naylon poşetleri bu renk oluyor.

24.1.07

Vatandaşlık Bilgisi

Vatandaşlık Bilgisi orta okulun unutulmaz bir dersi değil miydi? Hele de dönem ödevi. Öyle bir konu verilir ki, açarsın evdeki ansiklopedileri, aaa aynı konu başlığı ansiklopedide de var! (Belki bizim hocalar soru bulmakta pek yaratıcı değildi, bilemiyorum) Sonra hesap edilir; "2,5 ansiklopedi paragrafı benim elyazısıyla eşittir 2 çeyrek sayfa... Kapak, kaynaklar sayfası tamamdır halletik." Cümlelerin hepsi -mektedir -maktadır diye biter ama kimin umurunda? 13-14 yaşında vergi de, vatandaşlık bilincimizin diğer önemli göstergesi seçim sandığı da çoook uzaktaydı.

Geçen hafta gazetenin arka sayfasına bakınca işte o vatandaşlık bilgisi dersi aklıma geldi. Bu gazeteyi kaynak olarak alsam acaba ödevden kaç alırdım?
Gazete bir eğitim programı çerçevesinde öğrenciler için yerel ve federal hükümeti anlatan bir seri hazırlamış. Bu haftaki bölümde daha önce şöyle bir değindiğim idari bölünme üzerinden bu yerel idare yapısının işleyişi anlatılıyor. Gazetenin arşivinden bu sayfayı bulamadığım için anladığım kadarıyla kısaca açıklayayım.Yerel hükümetin kurumlarını işleyiş açısından bir evliliğe benzetmişler. "Aşk yaşamak gibi değildir, sorumluluk gerektirir," diye yazıyor. Her dikkatli Türk genci gibi ben de "ama ortada 3 yüzük var," demedim mi? Dedim. Neyse.

Üç katlı pastanın en altı şehir idaresinin verdiği hizmetleri, ortası county'nin, üst kat da eyalet birimlerinin hizmetlerini simgeliyor. Dikkatinizi en üstteki şekerleme çifte çekiyorum, bunlar seçmen oluyor. Yani bütün pastayı yiyecek olanlar.

Bizde bu eğitim "töyle bakalım alidan, belediye encümeni ne iş yapar?" sorusuyla oluyor galiba. Bulunduğunuz ilin genel meclisine seçilmiş bir kişinin adını söyleyebilecek var mı? O değil de, bir de köy ihtiyar heyeti vardı heey hey!

10.1.07

Kyoto, sen bizim herşeyimizsin!

Kar yağdı. Buraya yılda bir kez bizde normal sayılacak kadar bir kar yağarmış.

Türkiye'de ılıkça bir kış geçirildiğini duydum; kuruyan baraj haberlerini okudum; Ankara'da kar, yağmur yağmadığını, 60 günlük su kapasitesi olduğunu öğrendim. Nedense içimden bu cümle geçti hem de melodisiyle: Kyotooo, sen bizim HERşeyimizsin!

Kar yağdı. Ben de bu çok önemli olayı belgeledim. Yarın okullar kesin tatil! Baktım, arabalar zincir takmış. Zaten bu tarafın şoförleri pek acemi. Geçen sefer de 7-8 mm bir kar yağmıştı, 2 saat sonra eriyene kadar kaza üstüne kaza oldu. Doğu kıyısındakiler kara alışıklar ama bu tarafta dağlara çok yağıyor da kıyı kısımlarda pek kar yok.

Televizyonlar şimdiden kapalı okulların listesini yayınlamaya başladılar. Devlet kurumlarından tatil olan var mı henüz bilmiyorum. Özel şirketler böyle günlerde elemanlarını evden çalışmaya teşvik ediyorlar. Buna da telecommuting deniyor. Trafikte harcanan saatleri, muhtemel bir kaza sonrası sağlık harcamalarını (arkadan hafif bir çarpma halinde doktor zedelenen boyun kaslarını aylarca tedavi edebilir, sigorta da bunu kuzu kuzu öder) ve tedaviye gidilmesi yüzünden kaybedilecek zamanı hesaplayıp o gün evden çıkmamanın daha iyi olacağını görmüşler.

Özel şirkette çalışanlar kafalarına göre işe gitmemezlik yapmıyorlar elbette. Genelde bu gibi durumlarda şirketin santraline bir telesekreter mesajı kaydediliyor. Sistemden sisteme farklılık gösterir, genelde girilen bir şifre ile çalışanlara özel mesaj devreye girer. Bazi şirketler elemanların evlerine otomatik kayıt gönderir. Yani akşam bir saatte telefonunuz çalar, "alo" dersiniz; patronun ya da amirin sesini duyarsınız: "Yarın tatil."

Sokağın köşesindeki kardan adamın fotoğrafını çektim, 20 metre öteye öbür köşeye kadar yürüdüm, geldim baktım ki 3-5 velet sayesinde kardan adam artık kardan adam cennetinde.

Neyse biz bu akşamı dünyanın en güzel cümlesiyle kapatalım: "Anne yarın kesin okullar tatil!"

19.12.06

Amerika'da elektrik kesilir.

3 gün elektriksiz kaldık. Elektrikler kesildi. 3 gün gelmedi. Bunları kısa cümleler halinde yazıyorum ki, akılda kalsın. Hatta genelleyebiliriz: Amerika'da elektrik kesilir. :) Amerika'da 3 gün elektriksiz kalınabilir.

Bunca yıldır sanırım 1 kere, o da 15 dakikalığına, elektrik kesildiğine şahit oldum. O zaman da önceden ilan etmişlerdi. Haa, bir kere de 1 saniye için gidip gelmişti.


Üstteki manasız fotoğraf ilk geceden. Normalde sokak lambalarından, Christmas süsleriyle bezeli evlerden yayılan işiklar yerine iki tane mumun titrek alevi sokağı "aydınlatıyor".

Perşembe ve Cuma günü Kuzey batı bölgesinde yaşanan bir fırtına sonunda Washinton eyaletinin batı tarafının elektriği gitti. İlk anda 700 bin abone elektiksiz kaldı, şu anda sanırım bu sayı 125 bine indi. Bazı evlere Perşembe gününe kadar elektrik verilemeyecek.

Özelleştirilmiş elektrik hizmeti bir büyük, birkaç tane de -tekel olmadığını ispat için mevcut- mini şirket tarafından veriliyor. Bu şirketler herhalde hava durumunu takip edip hazırlık yapmamışlar. Hoş yapsalar bile çare yok. Yeni kurulmuş bölgeler haricinde kablolar bizdeki gibi yer üstünde. Çıkan sert rüzgârlar ağaçları devirip direkleri kırdı. Tamir ekipleri önce ana hatları tamir etti, şimdi de direklere bakıp, oralardan da evlere giden hatları tek tek yeniliyorlar. Yani tamirat epey zor ve uzun uğraş gerektiriyor.

Günlük hayatı etkileyen şeyleri yazayım:
1. Aydınlanma yok.
2. Isınma yok. Burada kataliktik soba diye birşeyin var olmadığını belirteyim. Doğal gazlı evlerin çoğunda ısı dağıtımı sıcak hava üfleyen ve tabii elektrikle çalışan bir sistemle yapılıyor.
3. Çoğu evde olduğu gibi ocak elektrikle çalıştığı için yemek, çay yok.
4. Haber yok. Radyoların çoğu (bir ara bizde de tartışılan) "müzik istasyonu" cinsinden olduğu için haberler 1,5 dakika falan sürüyor.
5. Sokak lambalarının bazıları çalışmadığı için belli yerlerde trafik içler acısı durumda.
6. Amerikan halkı felaket alışverişi diye bir sendromdan muzdarip. Dolayısıyla pil, portatif ocak, mini propan tüp raflarının tozu atılmış. Sanırım zor anlarda yapılan ilk iş alışveriş. Kar yağdığında da hemen su ve yiyecek takviyesi yapıyorlar.
7. Evlere elektriğin gelmeyeceği anlaşıldıktan sonra etraftaki bütün oteller dolmuş.
8. Normal günde 4 masanın dolu olduğu fast food lokantalarında boş masa yok.
9. Pompaları çalışan benzin istasyonlarında sıra var.

Duyunca şaşırmadığım bir haberi de ekleyeyim buraya:
"Evinde ısınmak için mangal kömürü yakan, jeneratör çalıştıran 100 kişi karbonmonoksitten zehirlendi"

Elektrik dün geldi. Nimetmiş, haberimiz yokmuş.

6.12.06

Yedek Parça

Daha önce Apple dükkânlarından bahsetmiştim. Burası da Legoland. Eh benim zamanımdan beri legolar -haliyle- çağ atlamış. Bu dükkânın bir duvarı parçalara ayrılmıştı. Çatık kaşlı minik lego adamların başrolde olduğu setlerin doldurduğu diğer duvarlar pek ilgimi çekmedi. Bir ekskavatörle idare ettik.

Diyeceğim o ki, vaktiyle koltuk altına kaçan, oradan da görünmez deliklere düşen eksik legolar için mızıldanan tek çocuk ben miydim? Halbuki çözüm 25 yıl 9990 km ötedeymiş, daldır elini şu duvardaki deliklere avuç avuç topla.

24.10.06

Kabak

Koyu yeşili var, alacalısı, sarısı var. Turuncusuna hastayım ben. Kabak deyip geçmemek lazım pek çok çeşidi var. Ama blogumuz yemek blogu değil ki zeytinyağlısı, musakkası, tatlısı, çiçeğinin dolmasından bahsedelim. Kabağın Amerikan sosyal hayatındaki yerine ve önemine değineceğiz. İşin eğlencesine bakacağız yine.

Amerika'ya sonbahar geldi. Bazı yerlerde sonbahar Ankara'daki kadar güzel. Bazı yerlerde daha da güzel. Ekim sonu cadılar bayramı. Daha önce bu günle ilgili birşeyler yazmıştım, o gün gelsin, -haftaya- gene yazmayı umuyorum.

Ekim demek balkabağı demek burada. Marketler ay başından beri kapıların önüne konulacak koskoca kabakları satıyorlar. Ayrıca değişik süs kabakları da satılıyor. Cadılar bayramı geçer geçmez kabaklar birden yok oluyorlar, hayret edersiniz.

Cadılar bayramı kostüm bayramı. Aslında korkuya dayalı olmasına rağmen herşey gibi bu da eğlenceli bir aile faaliyetine dönüştürülüyor. Geçen hafta sonu bu civardaki tarla sahiplerinden (çiftlik sahibi mi demeliydim?) birisinin düzenlediği faaliyetin fotoğraflarıyla kabaklanalım.

Elimizde ne var? Balkabağı. Başka? Mısır. Ne yapılabilir? Mısır tarlası büyük bir labirente dönüştürülür. İçine bez maymun, plastik orangutan, hatta timsah konur ki, tarla jungle olsun.




Mısır tarlasında acil çıkış...

Neyse efendim, gelenlerin eline Mowgli resimli (junngle ya!) kart verilir. Labirentteki 6 posta kutusundaki bulup 6 harfi karta basmaları istenir. İşte bir kutunun önünde dizilmiş halk.
Bütün harfleri karta basanların ödülü de bir lolipop.
Bu arada labirent bileti 6 dolardı.

Büyük labirentten skılacak çocuklar için mini labirent hazırlamışlardı ama pek ilgi çekmiyordu galiba.

Ne kaldı? Haa, evet. Küçük kabaklar toplanır. 3 tanesi 1 dolara sıra olan insanlara satılır. Bu kişiler hazırlanmış büyük sapanlarla bu kabakları hedefe atarlar. Hedefi tutturana ne mi verilir? Kocaman bir kabak tabii.



İtiraf edeyim ki sapan kısmı harikaydı. Çok uzun zaman olmuş sapan kullanmayalı.

Kabak tadı vermeden bitirelim. Cadılar Bayramı için oyulmuş kabaklar ve süslenmiş evler de sonraya kalsın.

15.9.06

Sarı Kurdelem Sarı

Bu arabanın sahibi ya meraklı (wonderer), ya da avare (wanderer).


Plakanın sağındaki balık içinde Darwinden bahsedeyim biraz.

Bildiğiniz gibi balık sembolü hristiyanlıkta epey kullanılan bir sembol. Amerika'da da arabalarda çok gördüğüm bir çıkartması (bumper sticker) var. Bu yüzden bir Filistinli'nin iddiasına göre Tanrı'nın kendisini görevlendirdiğini söyleyen Bush'un balık sembolü içinde adının yazılı olması ve her türlü sosyal içerikli mesajın çıkartmasını arabasına yapıştıran Amerikalılardan Bush'u tutanların da bunu arabalarının arkasına yapıştırıvermeleri normal sayılabilir.

Eh bu arkadaş Darwin'li balık çıkartmasıyla Amerikan toplumunun bu karakteristik özelliğine sadık kalıp kendi sosyal içerikli mesajını da vermiş.

Bizde arabanın arkasına birşey yapıştırmak kamyoncu ve taksicilere özgü ama yine de Sezar'ın hakkı Sezar'a. "Radyomu istiyorum" diyerek araba antenine siyah kurdele bağlayan bir başbakanımız vardı. (Evet, başbakan, hem de kadındı. Şimdi ne garip geliyor)

Kurdeleden bahsetmemin sebebi, uzunca zamandır Amerikan arabalarını işgâl etmiş olan çıkartmalara sözü bağlamak içindi. Bilumum renkte kurdele arabaları "süslüyor" burada. Irak savaşıyla beraber önce sarı kurdeleler ortaya çıktı: "Askerlerimizi Destekleyin (Support our troops)". Bu kurdele şeklindeki çıkartmaların "Tie a Yellow Ribbon" şarkısından esinlenerek yaratıldığı söyleniyor. Savaş iyice politize olunca kurdeleye bir de bayrak eklendi. Bir ara her üç arabanın ikisinde bu çıkartmayı görür olmuştum. Üçüncü arabada da "Support Our Troops, Bring Them Home Now" (Askerlerimizi Destekleyin, Onları Hemen Ev(lerin)e Gönderin" çıkartması yapıştırılmış oluyordu.

Bu sembolün etkisini keşfedenler rengi pembeye çevirerek onu faideli işler için kullanmayı akıl ettiler. Pembe renk, m..e.m..e ("bi kısım" internet kullanıcılarından kaçmak için neler yapıyoruz!) kanserinin direk kadınla ilişkilendirilmesi yüzünden seçilmiş olmalı. Konu kadınla sınırlanınca olunca, tüketicilerin de kadın olacağı varsayılarak ürün çeşitliliği had safhaya çıkarılmış.

Kurdeleden sonra bir de "Car Talk"tan bahsedeyim. Temel ihtiyaçlarını saymaya soda (kola ve diğer renkli gazlı içeceklere soda diyorlar) ve araba ile başlayan Amerikalılar için NPR (National Public Radio) 'da bir program yayınlanıyor. NPR'a yanlış bir benzetmeyle buranın TRT'si diyebiliriz. NPR bünyesinde hazırlanıp yerel kanallarda farklı zamanlarda yayınlanan bu programda iki kardeş arabalar hakkında telesekretere kaydedilmiş her türlü soruya cevap veriyorlar. Gayet ciddi ve geniş bilgi gerektiren sorular olduğu gibi "vitesteki "R" ne demek?" diyenler de olabiliyor. Bu kardeşler her soruya usturuplu cevap verebildikleri için olsa gerek 20 yıldır yayındalar. Üstteki fotoğrafta plâkanın çerçevesinde "Sana gülmüyorum, NPR'da Car Talk'u dinliyorum" yazıyor.

Çakkıdı

Hayırdır dedik, sonra anladık: Aküsü biten minyon Çinli kadın şoförün yardımına dazlak kafalı bir motorsikletli gelmiş. İki arada bir derede kadının telefon numarasını aldı mı bilmem.

6.9.06

$, 'n, sol anahtarı...

Geçen sene seyrettim. Bob Dylan buranın 32. Gün'ü sayılabilecek 60 Minutes'te (benzerlik sadece programın imajında değil; 60 Minutes'te de sahte evrak kullanmayı işinin bir parçası yapan birisi vardı) yayınlanan bir mülâkatında "ben sadece şarkı yazdım, ama millet neye ihtiyacı varsa bana onu yakıştırdı" dedi. Woodstock da böyle birşey sanırım. Orijinali, yani 69'da düzenleneni, bir mit haline gelmiş. Verdikleri röportajlara bakarsanız her müzisyen o ruhu özlüyor. Sahnede çalarken kendilerini dinleyen kalabalığa bakıp iç geçiriyorlar mıdır?

Ehem...

Hiç katılamadığım 'n li faaliyetlerden birisi olan Rock'nCoke geçip gitmiş; biz de buradan benzer bir konseri koyalım sayfaya. Kendi aramızda Red Hot Chili Peppers konseri dedik, ama aslında bir radyo istasyonunun her yıl düzenlediği bir faaliyet. Bu sene White River Amphitheatre'daydı. RHCP kadar Snow Patrol'u da dinlemek istiyorduk ama Londra'daki terör paniği yüzünden uçakları kalkmayınca, diğer grupları da es geçip geç gittik.

Rock müziğin aykırı ruhunun bu konserde esamesi okunmadı.

RHCP konsere başlamadan evvel sanırım 6 grup çıkmış, Wolfmother sonuncusuydu. Bir ara solist düzeni, kapitalizmi, seyircileri ve başka şeyleri eleştiren bir grup küfürü savurdu. Seyirciler pek dinlemiyordu sanırım, normal normal alkışladılar.

Şarkılarını söylerken arkada kanvas üzerine yapılmış resimler birbirinin üstüne açıldı. Günışığı müziğin büyüsünü azaltıyorsa, bu grup akıllılık yapmış demek. Bu büyük resimler dinleyicileri değişik bir havaya soktu.

RHCP sahneye çıktığında -tabii ki- hava kararmıştı. Sahnenin hemen önü "pit" tıka basa doluydu. Dolayısıyla konser boyunca içkiyi fazla kaçıran, fenalaşan ya da tuvalete gitmek isteyen(?) pek çok kişi değişik bir yolla dışarı çıktı. Televizyonda hiç yakından vermiyorlar ama koltuklar çok rahat ve iki sıra arasında dans edecek, zıplayacak epey bir mesafe var.
Arada olimpiyat hakemlerinin masası gibi duran boydan boya uzanan tahta yer, çoook daha fazla para verip locadan seyretmek isteyenlerin. Hem maddi hem de manevi olarak cıs! orası. Merak edenler için diğer 3 oturma grubu (100 kodlu yerler, 200 kodlu yerler ve çimenler) arasında bilet fiyatı 10 dolar farkediyordu.

O boşluklar sonra böyle doluyor...

İçeriye takılabilir lensli fotoğraf makinesi sokmak yasak olduğundan gerekli anlarda bzzzt diye zoom lensini çıkaran mini makineyle idare ettim. Silah, kesici alet, vs. gibi yasak olan şeyler arasında pet su şişesi kapağı da vardı. Nitekim o gün hava sıcaklığı Türkiye'deki "allam bitsin bu sıcaklar!" derecesinde olduğu için yanıma aldığım su şişesi içindeki suyla beraber kapıdan geçebilirken, kapağı çöp tenekesini boyladı.

John Frusciante'yi kararmış havanın değil, çaldıklarının etkisiyle hipnotize olduğumuzdan nefes almadan dinledik. Esaslı müzisyen. Herhalde her konserde yapıyor ki bu konserde bir ara sahnede tek başına kaldı ve Bee Gees'den "How Deep Is Your Love"ı çalıp söyledi. Etrafımdakiler "pöffff, bu da ne yaaa" anlamına gelen birşeyler dediler. Duydum.


Konser alanının etrafı hamburger, bira, kola satanlar ve çeşitli promosyon ürünleri veren radyo istasyonlarının masalarıyla doluydu. Çocuklar ve gençler ortalıkta piyasa yapıp salınırken ya da tıkınıyorken, onlara göz kulak olmaya gelmiş "cool" orta yaşlılar sıkıntıdan ne yapacaklarını bilmez şekilde dönüp duruyorlardı. Bir kavga da gördük. Kimse ayırmadı, oğlanlar iki yuvarlanıp kendi kendilerine ayrıldılar. 30 saniye sonra polis geldiğinde çoktan ters yönlere yürümeye başlamışlardı. Hevesle bekledim ama etraflarında daire olanlardan kimse "Vur! Vur!" diye bağırmadı. Böylece filmlerde gördüğümüz 'okuldaki kavgada yumruklaşanları gaza getiren ve kahkaha atan gençlik' geyiği de güme gitmiş oldu. Bu yemek ve salınma alanı o kadar sıradan ve sıkıcı bir yerdi ki, fotoğrafını çekmeye üşendim.

Eh, bu da böyle bir konserdi. Seyirciler sırf konsere gelmiş olmak için gelmişler gibi bir his uyandı bende... Tam yanımdaki liseli (hem de 'liselim...' tadında bir liseli) kız hariç. O bütün şarkılara kendiden geçerek eşlik etti, yetmiş bin tane fotoğraf/video çekti . Çok ama çok mutluydu.

5.9.06

Kanarya, Kartal, Aslan Derken...

Denden koyuyorum.


Mudonna pembe, dişi bir domuzdur ve Minessota'nın başkenti St. Paul'deki St. Paul Saints beyzbol takımının maskotudur.

2.9.06

Çling çlong

Salvation Army'nin adını ilk defa, arabası dökülen bir arkadaşımın "bozulursa tamir ettirmeyeceğim, Salvation Army'ye söyleyeceğim çeksinler," demesiyle duymuştum. Kim nereden kurtuluyor, merak edenler Wikipedia'nın sayfalarından (maalesef İngilizce) bir fikir edinebilirler.

Yılbaşı tatili döneminde şehir merkezindeki ana caddelerden birinde Salvation Army balonları altında başlarında Santa şapkaları elindeki zilleri çalıp bağış toplayan bir grup gördüm. Genelde Santa'lar tek başlarına dururlar, toplu halde çıngırdak sallayanları ilk defa gördüğüm için fotoğrafını çekeyim dedim.



Grup epey ilgi toplamış derken arada bir de kamuflaj ve bere görünce lensi odakladım.
Epey sonra farkettim ki, askerle ellerinde zil fotoğraf çektiren Seattle'ın belediye başkanı Greg Nickels. Geçerken bir merhaba dedi, gitti.