24.10.06

Kabak

Koyu yeşili var, alacalısı, sarısı var. Turuncusuna hastayım ben. Kabak deyip geçmemek lazım pek çok çeşidi var. Ama blogumuz yemek blogu değil ki zeytinyağlısı, musakkası, tatlısı, çiçeğinin dolmasından bahsedelim. Kabağın Amerikan sosyal hayatındaki yerine ve önemine değineceğiz. İşin eğlencesine bakacağız yine.

Amerika'ya sonbahar geldi. Bazı yerlerde sonbahar Ankara'daki kadar güzel. Bazı yerlerde daha da güzel. Ekim sonu cadılar bayramı. Daha önce bu günle ilgili birşeyler yazmıştım, o gün gelsin, -haftaya- gene yazmayı umuyorum.

Ekim demek balkabağı demek burada. Marketler ay başından beri kapıların önüne konulacak koskoca kabakları satıyorlar. Ayrıca değişik süs kabakları da satılıyor. Cadılar bayramı geçer geçmez kabaklar birden yok oluyorlar, hayret edersiniz.

Cadılar bayramı kostüm bayramı. Aslında korkuya dayalı olmasına rağmen herşey gibi bu da eğlenceli bir aile faaliyetine dönüştürülüyor. Geçen hafta sonu bu civardaki tarla sahiplerinden (çiftlik sahibi mi demeliydim?) birisinin düzenlediği faaliyetin fotoğraflarıyla kabaklanalım.

Elimizde ne var? Balkabağı. Başka? Mısır. Ne yapılabilir? Mısır tarlası büyük bir labirente dönüştürülür. İçine bez maymun, plastik orangutan, hatta timsah konur ki, tarla jungle olsun.




Mısır tarlasında acil çıkış...

Neyse efendim, gelenlerin eline Mowgli resimli (junngle ya!) kart verilir. Labirentteki 6 posta kutusundaki bulup 6 harfi karta basmaları istenir. İşte bir kutunun önünde dizilmiş halk.
Bütün harfleri karta basanların ödülü de bir lolipop.
Bu arada labirent bileti 6 dolardı.

Büyük labirentten skılacak çocuklar için mini labirent hazırlamışlardı ama pek ilgi çekmiyordu galiba.

Ne kaldı? Haa, evet. Küçük kabaklar toplanır. 3 tanesi 1 dolara sıra olan insanlara satılır. Bu kişiler hazırlanmış büyük sapanlarla bu kabakları hedefe atarlar. Hedefi tutturana ne mi verilir? Kocaman bir kabak tabii.



İtiraf edeyim ki sapan kısmı harikaydı. Çok uzun zaman olmuş sapan kullanmayalı.

Kabak tadı vermeden bitirelim. Cadılar Bayramı için oyulmuş kabaklar ve süslenmiş evler de sonraya kalsın.

15.9.06

Sarı Kurdelem Sarı

Bu arabanın sahibi ya meraklı (wonderer), ya da avare (wanderer).


Plakanın sağındaki balık içinde Darwinden bahsedeyim biraz.

Bildiğiniz gibi balık sembolü hristiyanlıkta epey kullanılan bir sembol. Amerika'da da arabalarda çok gördüğüm bir çıkartması (bumper sticker) var. Bu yüzden bir Filistinli'nin iddiasına göre Tanrı'nın kendisini görevlendirdiğini söyleyen Bush'un balık sembolü içinde adının yazılı olması ve her türlü sosyal içerikli mesajın çıkartmasını arabasına yapıştıran Amerikalılardan Bush'u tutanların da bunu arabalarının arkasına yapıştırıvermeleri normal sayılabilir.

Eh bu arkadaş Darwin'li balık çıkartmasıyla Amerikan toplumunun bu karakteristik özelliğine sadık kalıp kendi sosyal içerikli mesajını da vermiş.

Bizde arabanın arkasına birşey yapıştırmak kamyoncu ve taksicilere özgü ama yine de Sezar'ın hakkı Sezar'a. "Radyomu istiyorum" diyerek araba antenine siyah kurdele bağlayan bir başbakanımız vardı. (Evet, başbakan, hem de kadındı. Şimdi ne garip geliyor)

Kurdeleden bahsetmemin sebebi, uzunca zamandır Amerikan arabalarını işgâl etmiş olan çıkartmalara sözü bağlamak içindi. Bilumum renkte kurdele arabaları "süslüyor" burada. Irak savaşıyla beraber önce sarı kurdeleler ortaya çıktı: "Askerlerimizi Destekleyin (Support our troops)". Bu kurdele şeklindeki çıkartmaların "Tie a Yellow Ribbon" şarkısından esinlenerek yaratıldığı söyleniyor. Savaş iyice politize olunca kurdeleye bir de bayrak eklendi. Bir ara her üç arabanın ikisinde bu çıkartmayı görür olmuştum. Üçüncü arabada da "Support Our Troops, Bring Them Home Now" (Askerlerimizi Destekleyin, Onları Hemen Ev(lerin)e Gönderin" çıkartması yapıştırılmış oluyordu.

Bu sembolün etkisini keşfedenler rengi pembeye çevirerek onu faideli işler için kullanmayı akıl ettiler. Pembe renk, m..e.m..e ("bi kısım" internet kullanıcılarından kaçmak için neler yapıyoruz!) kanserinin direk kadınla ilişkilendirilmesi yüzünden seçilmiş olmalı. Konu kadınla sınırlanınca olunca, tüketicilerin de kadın olacağı varsayılarak ürün çeşitliliği had safhaya çıkarılmış.

Kurdeleden sonra bir de "Car Talk"tan bahsedeyim. Temel ihtiyaçlarını saymaya soda (kola ve diğer renkli gazlı içeceklere soda diyorlar) ve araba ile başlayan Amerikalılar için NPR (National Public Radio) 'da bir program yayınlanıyor. NPR'a yanlış bir benzetmeyle buranın TRT'si diyebiliriz. NPR bünyesinde hazırlanıp yerel kanallarda farklı zamanlarda yayınlanan bu programda iki kardeş arabalar hakkında telesekretere kaydedilmiş her türlü soruya cevap veriyorlar. Gayet ciddi ve geniş bilgi gerektiren sorular olduğu gibi "vitesteki "R" ne demek?" diyenler de olabiliyor. Bu kardeşler her soruya usturuplu cevap verebildikleri için olsa gerek 20 yıldır yayındalar. Üstteki fotoğrafta plâkanın çerçevesinde "Sana gülmüyorum, NPR'da Car Talk'u dinliyorum" yazıyor.

Çakkıdı

Hayırdır dedik, sonra anladık: Aküsü biten minyon Çinli kadın şoförün yardımına dazlak kafalı bir motorsikletli gelmiş. İki arada bir derede kadının telefon numarasını aldı mı bilmem.

6.9.06

$, 'n, sol anahtarı...

Geçen sene seyrettim. Bob Dylan buranın 32. Gün'ü sayılabilecek 60 Minutes'te (benzerlik sadece programın imajında değil; 60 Minutes'te de sahte evrak kullanmayı işinin bir parçası yapan birisi vardı) yayınlanan bir mülâkatında "ben sadece şarkı yazdım, ama millet neye ihtiyacı varsa bana onu yakıştırdı" dedi. Woodstock da böyle birşey sanırım. Orijinali, yani 69'da düzenleneni, bir mit haline gelmiş. Verdikleri röportajlara bakarsanız her müzisyen o ruhu özlüyor. Sahnede çalarken kendilerini dinleyen kalabalığa bakıp iç geçiriyorlar mıdır?

Ehem...

Hiç katılamadığım 'n li faaliyetlerden birisi olan Rock'nCoke geçip gitmiş; biz de buradan benzer bir konseri koyalım sayfaya. Kendi aramızda Red Hot Chili Peppers konseri dedik, ama aslında bir radyo istasyonunun her yıl düzenlediği bir faaliyet. Bu sene White River Amphitheatre'daydı. RHCP kadar Snow Patrol'u da dinlemek istiyorduk ama Londra'daki terör paniği yüzünden uçakları kalkmayınca, diğer grupları da es geçip geç gittik.

Rock müziğin aykırı ruhunun bu konserde esamesi okunmadı.

RHCP konsere başlamadan evvel sanırım 6 grup çıkmış, Wolfmother sonuncusuydu. Bir ara solist düzeni, kapitalizmi, seyircileri ve başka şeyleri eleştiren bir grup küfürü savurdu. Seyirciler pek dinlemiyordu sanırım, normal normal alkışladılar.

Şarkılarını söylerken arkada kanvas üzerine yapılmış resimler birbirinin üstüne açıldı. Günışığı müziğin büyüsünü azaltıyorsa, bu grup akıllılık yapmış demek. Bu büyük resimler dinleyicileri değişik bir havaya soktu.

RHCP sahneye çıktığında -tabii ki- hava kararmıştı. Sahnenin hemen önü "pit" tıka basa doluydu. Dolayısıyla konser boyunca içkiyi fazla kaçıran, fenalaşan ya da tuvalete gitmek isteyen(?) pek çok kişi değişik bir yolla dışarı çıktı. Televizyonda hiç yakından vermiyorlar ama koltuklar çok rahat ve iki sıra arasında dans edecek, zıplayacak epey bir mesafe var.
Arada olimpiyat hakemlerinin masası gibi duran boydan boya uzanan tahta yer, çoook daha fazla para verip locadan seyretmek isteyenlerin. Hem maddi hem de manevi olarak cıs! orası. Merak edenler için diğer 3 oturma grubu (100 kodlu yerler, 200 kodlu yerler ve çimenler) arasında bilet fiyatı 10 dolar farkediyordu.

O boşluklar sonra böyle doluyor...

İçeriye takılabilir lensli fotoğraf makinesi sokmak yasak olduğundan gerekli anlarda bzzzt diye zoom lensini çıkaran mini makineyle idare ettim. Silah, kesici alet, vs. gibi yasak olan şeyler arasında pet su şişesi kapağı da vardı. Nitekim o gün hava sıcaklığı Türkiye'deki "allam bitsin bu sıcaklar!" derecesinde olduğu için yanıma aldığım su şişesi içindeki suyla beraber kapıdan geçebilirken, kapağı çöp tenekesini boyladı.

John Frusciante'yi kararmış havanın değil, çaldıklarının etkisiyle hipnotize olduğumuzdan nefes almadan dinledik. Esaslı müzisyen. Herhalde her konserde yapıyor ki bu konserde bir ara sahnede tek başına kaldı ve Bee Gees'den "How Deep Is Your Love"ı çalıp söyledi. Etrafımdakiler "pöffff, bu da ne yaaa" anlamına gelen birşeyler dediler. Duydum.


Konser alanının etrafı hamburger, bira, kola satanlar ve çeşitli promosyon ürünleri veren radyo istasyonlarının masalarıyla doluydu. Çocuklar ve gençler ortalıkta piyasa yapıp salınırken ya da tıkınıyorken, onlara göz kulak olmaya gelmiş "cool" orta yaşlılar sıkıntıdan ne yapacaklarını bilmez şekilde dönüp duruyorlardı. Bir kavga da gördük. Kimse ayırmadı, oğlanlar iki yuvarlanıp kendi kendilerine ayrıldılar. 30 saniye sonra polis geldiğinde çoktan ters yönlere yürümeye başlamışlardı. Hevesle bekledim ama etraflarında daire olanlardan kimse "Vur! Vur!" diye bağırmadı. Böylece filmlerde gördüğümüz 'okuldaki kavgada yumruklaşanları gaza getiren ve kahkaha atan gençlik' geyiği de güme gitmiş oldu. Bu yemek ve salınma alanı o kadar sıradan ve sıkıcı bir yerdi ki, fotoğrafını çekmeye üşendim.

Eh, bu da böyle bir konserdi. Seyirciler sırf konsere gelmiş olmak için gelmişler gibi bir his uyandı bende... Tam yanımdaki liseli (hem de 'liselim...' tadında bir liseli) kız hariç. O bütün şarkılara kendiden geçerek eşlik etti, yetmiş bin tane fotoğraf/video çekti . Çok ama çok mutluydu.

5.9.06

Kanarya, Kartal, Aslan Derken...

Denden koyuyorum.


Mudonna pembe, dişi bir domuzdur ve Minessota'nın başkenti St. Paul'deki St. Paul Saints beyzbol takımının maskotudur.

2.9.06

Çling çlong

Salvation Army'nin adını ilk defa, arabası dökülen bir arkadaşımın "bozulursa tamir ettirmeyeceğim, Salvation Army'ye söyleyeceğim çeksinler," demesiyle duymuştum. Kim nereden kurtuluyor, merak edenler Wikipedia'nın sayfalarından (maalesef İngilizce) bir fikir edinebilirler.

Yılbaşı tatili döneminde şehir merkezindeki ana caddelerden birinde Salvation Army balonları altında başlarında Santa şapkaları elindeki zilleri çalıp bağış toplayan bir grup gördüm. Genelde Santa'lar tek başlarına dururlar, toplu halde çıngırdak sallayanları ilk defa gördüğüm için fotoğrafını çekeyim dedim.



Grup epey ilgi toplamış derken arada bir de kamuflaj ve bere görünce lensi odakladım.
Epey sonra farkettim ki, askerle ellerinde zil fotoğraf çektiren Seattle'ın belediye başkanı Greg Nickels. Geçerken bir merhaba dedi, gitti.

30.8.06

30 Ağustos Zafer Bayramı tüm yurtta coşkuyla kutlandı

... ya temsilciliklerde?

Bugün e-posta hesabıma Zafer Bayramımı tebrik eden mesajlar geldi. Hepsi yurtdışında yaşayan Türklerden. Samimi, heyecanlı ve orijinaldiler. Hürriyet'te gördüğüm manşet ise şaşırttı.

30 Ağustos Zafer Bayramı burada pek hatırlanmıyor. Halbuki 1789'u olanlar 14 Temmuz Bastille Günü'nü hatırlamış bakın.

Bana gelince, ben bayramı kutluyorum. New York'ta yapılan geçmiş Türk Günü yürüyüşlerinden birinden kalan bu ufaklıkların fotoğrafıyla.

25.8.06

Çekçek

Bu da bir (aynı) arkadaştan:

Bu sürücümüz diyor ki, ben seni çekmekle uğraşamam...
You (sen), tow (beni) , me (çek).*



* esinti kaynağı: G.O.R.A.

Yolların Kralı


Eski arabaları olanlar Tacoma'da bir panayırda buluşmuş. Çok güzel arabalar vardı. Hepsi trafiğe çıkabilecek durumda. Arabalarını sergilemek ve yarışmaya katılmak isteyenler 15 dolara kaydoluyorlar. Trafiğe kapatılmış geniş bir sokakta -ki bizim ölçülerde büyük bir cadde genişliğinde kadar oluyor bu sokaklar- ve hemen yanındaki park yerinde ardarda dizilmiş, 100-150 araba arasında gezinmek ise bedava.







Direksiyonun hemen altındaki konserve tavuk tenekesi.











Araba sahipleri ve ahali:

14.8.06

Süpersonik Fırtına

Amerikan profesyonel basketbolu, bütün dünyada olduğu gibi bizde de Millî Basketbol Birliği (NBA) çatısı altında oynanan maçlarla biliniyor. Halbuki Amerikan seyircisi pek çok faklı ligi takip ediyor (ve Reha Muhtar ağzıyla ekleyecek olursak, ettiriliyor). Basketbolseverler için profesyonel oyuncuların olduğu Kadınlar Ligi (Women's NBA - WNBA) ve amatörlere ait Üniversite Ligi (National College Athletic Association - NCAA) de var.


Murat Murathanoğlu - İsmet Badem birlikteliği magazine düşmeden çok evvel, kırpık NBA kliplerini göz kırpmadan seyreden, kopi-peyst resimlerle renklendirilmiş tercüme basket dergilerini birbiriyle değişen bir nesle ait olan ben, ilk NBA maçımda tribünün en tepesine yerleştiğimde "çocuklar gibi şendim" aslında. (Epey olmuş o maça gideli yahu.)

O zaman gözüme çarpan ilk farklılık şuydu: Tezahürat yok. Daha doğrusu, seyirci kendi başına tezahürat yapmasını bilmiyor. Foucault hoppalaa! derdi herhalde ama yazıyorum, bütün sahalarda panopticona benzeyen bir mimari var.

Önde oturmak için pahalı biletlerden alamayan mutsuz çoğunluk kuşbakışından oyuncuları karınca gibi görmesin diye sahanın tepesine büyük ekranlar konulmuş. Ekranların hemen altında da elektronik hareketli mesaj panoları var. Bu panolarda maçın durumuna göre renkli harflerle birşeyler yazıyor, seyirci de tepki veriyor. Mesela

Make Noise!! - seyirciler anlamsız şekilde hoooo heeeey diye bağırıyor,

DEFENSE! - seyirci mü-da-faa diye tempo tutuyor.

Bazen aşka gelip Go Team! diye bağıranları saymazsak, tezahürat konusunda sonuç hayal kırıklığı.

Her spor karşılaşması gibi bu da bir aile faaliyeti. Anne-baba-çocuk şeklinde topluca gelenler de var, boşanmadan sonra ancak hafta sonu gördüğü ebeveyninin elinden tutmuş tek çocuklar da...

Sadece spor karşılaşmalarına özgü olmayan ve artık bütün dünyanın bildiği gibi; Amerikalı her ahval ve şerait altına yer! Hot doglar, nachoslar, dilim pizza... aklınıza ne gelirse.

Herşeyden önemlisi, seyirciler maça eğlenmek için gelir. Bildiğiniz gibi Amerika'da futbolun 45 dakikalık 2 devreden oluşması yüzünden tutmadığı/tutmayacağı söylenir. Hem reklam verenler için yeterli zaman dilimleri oluşmaz, hem de sık sık mola ve devre arası olmadığından maç alanında yeterince satış yapılamaz. Belki seyircinin konsantrasyonu da etkendir, bilemiyorum. Neyse, 4 devreden oluşan NBA maçlarına bir de molalar eklenince ortalık şenliğe dönüşüyor. İnsan maça değil de lunaparka gelmiş gibi hissediyor.

Alttaki fotoğraf, devre arasında seyircilerin "tren oluşturmak üzere" sahneye davet edildiği anda çekildi. Yüzlerce çocuk sahneye aktı:) Uyarı zili çalınca da çil yavrusu gibi dağıldılar. Saha anında boşaldı, devre gecikmesiz başladı .



Yine devre arasında köpek yarışı:

Bu da mola sırasında dansçı çocuklar:

Bütün bu fotoğraflar, Seattle Storm'un bir maçında çekildi. Şu sıralar Seattle basketbol açısından çalkantılı günler geçiriyor çünkü bir zamanlar İbrahim Kutluay'ın kadrosunda olduğu Seattle Supersonics'le beraber bu takım Oklahoma City'den bir grup işadamı tarafından satın alındı. Takımların eski sahibi -Starbucks'ın da sahibi olan- Howard Schultz, maçların yapıldığı spor salonunun (aslında spor salonu denemez, koca bir kompleks) mevcut haliyle yeterince kâr etmediğini söyleyip, genişletilmesini istiyordu. Salonun tadilat masraflarını üstlenmesini bekledikleri belediye bu işe yanaşmayınca satıverdi.

Supersonics her yaştan epey seyirci topluyordu; Storm seyircileri ise çoğunlukla kadınlardan oluşuyor. Özellikle l_ez/bi_*yenler (google-searchzede olmayalım durup dururken) takımın satılmasına oldukça üzülüyorlar. Tepkilerini her molada böyle dile getirdiler.



10.8.06

Kim bu Eldi?

Yolda alelacele çektiğim bir kare. Araba sahibi LD'ye teşekkür etmiş. Palakada 7 harften fazlasına izin olmamasını ve bu insanların Tanrıyla ilgili saplantılarını gözönüne alınca bendeki ilk çağrışım "Thank You Lord" oldu. Belki de isminin baş harfleri "Le" ve "De" olan birisi bir iyilik yapmıştır, kimbilir? (Başlıktaki Eldi, Ceyar'dan esinlenmiştir.)

1.8.06

Every Day is a Winding Road (*)

Bir arkadaş geçen sene Aralık'ta bir park yerinde çektiği fotoğrafı bana yolladı. Bütün hayat hikayesini cüzdanında taşıyan insanlar olduğu gibi arabasına yapıştıranlar da varmış meğer.

Bakınız
- country ve rock müzik dinleyen;
- kayak (muhtemelen snowboard) yapan, aynı zamanda sörfçü;
- gitar çalan (bas mı?), davula da uzak olmayan;
- biraz kaba ama içi dışı bir (trafikte orta parmağını kaldırmaktan çekinmeyen bir yapısı varmış da kendisinin - horn broken watch for finger),
- tanrıyı uzaktan seven;
- biraz şişman (eat well, stay fit, die anyway - sağlıklı ye, egzersiz yap, yine de öleceksin)
- espri anlayışı zaman zaman normalin biraz altına (no money - can't pay attention - tercüme edince anlam kayboluyor) düşmekle birlikte;
- cesur (porn star on board - arabada porno yıldızı var) ve
- orijinal (I eat children - çocuk yerim) bir insanı tanıdık.

Bütün bunlardan sonra Türkiye'de ilk bakılacak şeye en son baktığımı farkettim: Arabası Subaru.

Hoş BMW olsa ne olacak?


(*) Sheryl Crow'un Subaru reklâmında kullanılan şarkısı

Not: 3 satırlık bir düzyazıyı gereksiz köşe yazarları gibi 20 satıra çevirdiğim için özür diler, 3 nokta kullanmamamın lehime bir puan olarak kaydedilmesini rica ederim.