16.5.05

"Relay for Life"

Amerika'da herhangi bir hastalıkla savaşan insanlara destek olmak için pek çok organizasyon bulunuyor. Sağlıkları konusunda çok titiz olan bu insanlar son zamanlarda değişik faaliyetler düzenleyerek hem hastalara destek olup hem de insanların dikkatini çekmeye çalışıyorlar. Relay for Life da bunlardan biri. 20 yıl önce başlatılmış, Amerikan Kanser Derneği'ne bağış toplayabilmek için ülke çapında düzenlenen bir faaliyet.

Arkadaşlarımdan Chris 9 yaşında kansere yakalanıp uzun bir tedavi sonucu iyileşmiş. Onun için biz de onunla beraber kanseri yenmiş veya hala tedavi gören veyahut akraba ve arkadaşlarını kaybedenlere destek olmak için gittik. Bizim katıldığımız, bir lisenin futbol sahasında kurulmuştu. 24 saat süren bu organizasyonlarda katılımcılar takımlar oluşturuyor, sonra her takımın üyeleri nöbetleşe hiç ara vermeden yürüyorlar. Nöbeti devredenin dinlenip uyuyabilmesi için çadırlar ve uyku tulumları da getirilmiş. Elbette sponsor şirketler var. Mesela gece saat 3 civarında Dominos Pizza herkese pizza dağıtıyormuş, ama biz o kadar kalmadık.

Ben bana ilginç gelen şeyleri aşağıya ekledim.



Birinci fotoğraf davulların. Amerika'nın güneyinde bembeyaz bir kültürün ortasında olduğumuz düşünülürse bluegrass müziği yerine tamtam duymak enteresandı doğrusu.



Önde dinleyiciler, arkada çadırlar



Yürüyüş akşam saat 6'da başladı. Kanseri yenmiş olanlar (survivor diyorlar) toplandılar. Her faaliyette olduğu gibi bunda da gönüllü çalışanlar vardı. Herkes onların sözünü dinliyor, ne derse yapıyorlar. Tişörtünün arkasında event staff yazan abla da teyze ve amcalara tişörtlerini verdi, hepsini toparladı, saat 6'da yürütmeye başladı. Saat gibi işledi herşey.



Önce herkes yaşlı diye düşündüm ama sonra çocukları ve gençleri de gördüm. Üstteki fotoğrafta gördüğünüz kesekâğıtlarından da bahsedeyim. Bütün parkurun etrafında dizilmiş bu içinde mum olan kesekâğıtlarının her birinin içinde bir kanserlinin (ölmüş ya da hayatta) ismi yazıyor. Gece saat 10'da bütün mumlar yakılıyor ve bir gönüllü bütün isimleri tek tek okuyormuş. Tabii ki isimler alfabetik sırada dizili, böylece akrabasını, arkadaşını hatırlamak isteyenler gidip o mumun önünde duruyorlar, fotoğrafını çekiyorlar.


"Caregiver" kabaca bakıcı olarak çevrilebilir.



Chris zaman zaman iç parçalayıcı kanser hikayeleri anlatır. O günkü havasını en güzel bu fotoğraf anlatıyor.



Bu fotoğrafta Amerikan milli marşı çalınırken saygı duruşunda olan insanları görüyorsunuz. Marştan önce bir de dua okundu. Unutmadan, gelenlerin çoğu etraftaki kiliselerden. Biz bir takıma katılmadık ama, arkadaşlarımdan birinin annesi ve babası orada olduğu için Presbiteryen kilisesinin masasına şöyle bir uğradık.



Gençler yürümekten sıkıldıklarında Amerikan futbolu, normal futbol (evet öbürüne gayet rahat anormal denebilir) ve frizbi oynadılar. Frizbi de maşallah dedirtecek boyuttaydı.



Yürüyen Amerikalı teyzeler.



Toplu fotoğraf çekilmeden olmaz elbette. Bu fotoğrafta ayrıca küçücük bir yerleşim yerinin tribünlü spor sahasını da görmüş oldunuz.


Geçmiş geçmemiştir.


Plakalara devam ediyorum. Howard Dean'i hatırlayan var mı? Bu arabanin arka penceresindeki yapistirmada "Beni suclamayin ben Dean'e oy verdim" yaziyor. Plakası da 4 Dean 04. İflâh olmaz taraftar:)

Yasağın farkı


Aç bilâç bekleyen kuşcağızın üstüne çizgi çekmekle olmuyor. Bir tabela daha çakıp 8 sebep sıralanmış. Okuduktan sonra hâlâ içinden geliyorsa besle...

6.5.05

Posta kutusundan çıkanlar



Burada postacılar çok çalışıyor. Gün aşırı tanımadığım bilmediğim kişiler mektup yolluyorlar. "Bizim dükkânın kredi kartımızı alın, ilk alışverişinizde %10 indirim...." "Efendim, kredi raporunuza baktık, durumunuz iyi görünüyor. Bizden kart almaya hak kazandınız. İlk sene yıllık kullanma parası almayacağız, üstüne 6 ay da faiz yazmayacağız. Şurayı imzalayın..."
Hevesenip aman ne güzel diyenler, hata edip karınca duası gibi yazılmış paragrafı farketmeden imzalayanlar sonradan bakıyor ki aslında sadece "başvuruda bulunmaya" hak kazanmış.
Resimdeki 4 zarf bu tip mektuplardan... Dergilerden biri bilgisayar, öbürü araba sigortacısının bedava ürün tanıtım mecmuaları.

Sağ üstteki Stamp out Hunger yazan kart, 14 Mayıs tarihinde yapılacak yardım faaliyetini hatırlatmak için. Malum Amerikan aileleri köşebaşındaki bakkala gidip bir ekmek alma kavramına yabancılar. Alışveriş toplu yapılıyor, dolayısıla israf çok oluyor. Yılda bir kere kilerlerini tepeleme dolduran aileler kullanmadıkları yiyecekleri ihtiyacı olanlara vermek üzere kesekâğıtlarına dolduruyorlar, mahallenin postacı da onları mahalledeki yiyecek deposuna götürüyor. Oradan da fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor.

4.5.05

Teşekkür

Blogunda (Türk Dil Kurumu bu kelime için bir teklif yaptı mı?) bana bağlantı veren İlber'e teşekkür ederim. Buraya (resimlere) bakan -varsa- 3-5 kişiye yolculuk'u okumalarını tavsiye ederim.

Sınıfta

Bugün üniversitede derslerin son günü. Bu fotoğraflar 2. sınıflara verilen bir derste çekildi. Derse kayıtlı 240 öğrenci var. Okulun itfaiye birimi amfideki koltuk sayısından fazla öğrencinin kayıt olmasını güvenlik sebebiyle engelliyor. Merdivende oturmaya razıyım deseniz bile izin yok. Yani bu kurallar sadece tiyatro sinema veya konser salonu gibi yerlerde uygulanmıyor.

Alttaki fotoğrafta gördüğünüz amfi, teknolojik olarak en gelişmiş alet edevatın bulunduğu, kampüsün en güzel ve sanırım en büyük sınıfı. Diğer sınıflar bu kadar albenili değil. Mesela bütün sınıflarda buradaki gibi yerler halı kaplı değil. Fotoğrafı fotoğraf ekleme programı ile üç kareyi birleştirerek oluşturdum.



Her ders için hoca aşağıdaki fotoğrafta görülen elektronik slaytları hazırlıyor. Bunlar dersten önce internette yayınlanıyor, öğrenciler ders notlarını böylece kendi bilgisayarlarına kaydediyorlar. (düzetip yapmaları bekleniyor diyelim, çünkü derse ait web sayfasını hiç ziyaret etmemiş olan öğrenciler var.) Bu son ders olduğu için öğrenciler turist gibi gelmişler. Normal bir günde sınıfta en az 20 tane dizüstü bilgisayar açık duruyor.



Benim baştan beri en ilginç bulduğum şey, istisnasız bütün sınıfların duvarında poster veya reprodüksiyonların asılı olmasıydı. Bu amfide de iki yanda büyük posterler asılı.



Amerikalı öğrenciler in midir, cin midir; ne yer ne içerler diye merak edenler için aşağıdaki fotoğrafı da ekliyorum.

22.4.05

Öğrenci Festivali

Üniveritede her sene düzenlenen "International Week" bu sefer Mart'ın son haftasında yapıldı. Yaşadığım küçük kasaba için civcivli bir faaliyet olduğundan olsa gerek, havanın da sıcak olmasını fırsat bilen yöre halkı ve öğrenciler dar bir sokağa kurulan panayırı doldurdu.



Panayırın ortasında oluşturulan sahnede müzik ve dans gösterileri yapıldı.



Bu yıl festivali hazırlayan komitenin başında bir Türk öğrenci olduğu için mi bilemiyorum ama Mısır'lı olduğunu tahmin ettiğim bazı dansçı kadınlar Tarkan eşliğinde bol bol göbek attılar.



Çoluk çocuk, genç, yaşlı seyirciler de gösteriler kadar ilgi çekiciydi.








Türk öğrencilerin kurdukları masa ve kalabalığın sebebi





"Egzotik yemekler"le tanışan Amerikalılar


Buna bir açıklama yapmaya gerek yok zannediyorum.


İşte öyle...


Arka bahçeniz daha da genişledi



Geçen ay Washington DC'deyken metroda bu reklamı gördüm. WETA o bölgede yayın yapan bir istasyon. Hem televizyon hem de radyo yayını yapıyor ve bağışlarla ayakta duruyor. Reklamın dikkatimi çekmesinin sebebi ipe dizilmiş bayrakların ilkinin Azerbaycan bayrağı olması idi. Yukardaki cümle reklamda kullanılanın tercümesi.

Macado's

Geçenlerde Macado's a öğle yemeği için birşeyler atıştırmaya gittim. Özelliği onlarca çeşit sandviç sunmak olan bu yer, bir de oradan buradan toplanan ıvır zıvırlarla meşhur. Lokantanın içinden iki fotoğrafı aşağıya kopyaladım. Bu kısım çok can sıkıcı olmasın diye yan masada oturan 3 Amerikalı üniversite öğrencisinin de fotoğrafını ekliyorum.








17.4.05

Crabtree Falls'da gezinti

Bu hafta sonu Courtney yakında oturan ailesini görmeye giderken beni de yanına kattı. Ne zamandır büyüdüğü yerleri göstermek istiyordu. Courtney'nin babası Tarım Bakanlığı'na bağlı olan Milli Orman Dairesi (ya da Müdürlüğü)'nde çalışıyor. Cumartesi günümüzü bu dairenin sorumluluğunda olan Crabtree Falls'da yürüyüş, yakındaki bir kasabada ufak bir gezinti ve bölge sakinlerinin "Million Dollar Bridge" diye adlandırdıkları köprüyü görmekle geçirdik, akşam Courtney'nin ailesinin evinde bir yemekle tamamladık.


Amerikalı bir çiftçi ailenin yaşadığı eve örnek


Coutney'nin babası Roy Powell bizdeki tabirle ormancı. Daha önce orman yangınlarını söndürmeye giden itfaiye birimlerini idare etmekle görevliymiş. Son birkaç senedir kendi bölgesindeki Milli Ormanlar Dairesi'ne bağlı parkların bakımıyla ilgileniyor. Yaptığı iş, 'trail' dedikleri patikaların bakımı. Büyük Buhran zamanında devlet işsiz kalan halkı malî açıdan desteklemek ve morallerini yüksek tutmak için "hadi gidin gezinti patikaları yapın, yollar açın, biz de size para verelim" demiş. O zamanlarda açılan patikalarda şimdi aileler hafta sonları yürüyüşe geliyorlar. Roy da kış mevsiminden sonra düşüp yolu kapatan ağaçları ve kayaları kaldırıyor, yol kenarındaki korkulukları tamir ediyor.



Crabtree Falls, adından da anlaşılacağı gibi bir şelale. Şelalenin tepesine çıkan yaklaşık 2 millik (3.2 km) bir patikaya tırmanıp indik. Ama elbette önce güç toplamak için bir piknik yaptık.






İngilizce bilenlerin üstteki tabeladan anlayacakları gibi, şelalenin tepesine kadar patikanın çeşitli noktalarında insanların tırmanırken biraz nefes almaları bu arada da şelaleyi seyretmeleri için platformlar yapılmış. Başka yere basarsanız düşer ölürsünüz diyorlar ama...



Courtney ve eşi Christopher yine de tahta platformları atlayıp bir kaya üzerinde mola vermeye karar verdiler.



Peki o noktalardan bakınca ne görülüyor? İşte bu. Yine de şunu söylemeliyim: "Bu ne ki, bizde alâsı var" diyecek olsanız ya da Amerika'da hiçbir şeyi beğenmezseniz bile bu yürüyüş patikalarını seversiniz.



3,5 saatlik yürüyüşten sonra biraz da etrafı gezdik. Burası Buena Vista'nın girişindeki bina. Tabii ki kasaba bir ana cadde ve ona çıkan sokaklardan oluşuyor.



Binanın yan tarafındaki tabela dikkatinizi çekmediyse bir de buna bakın.



Gezinin sonunda "Million Dollar Bridge" denilen köprüyü görmeye gittik. Bu köprü Appalachian Trail üzerinde nehri geçmek isteyen yürüyüşçüler için özel olarak yapılmış. Appalachian Trail'in özelliği, kuzeyde Maine eyaletinden başlayıp güneyde Georgia'ya kadar hiç kesintiye uğramadan uzayan bir parkur olması. Sanırım bölgenin yerlileri sadece yürüyüşçülerin kullanacağı bir köprüye para harcamasını garip bulmuşlar, onun için köprüden million dollar bridge diye bahsediyorlar.



Nehir kenarında babaları balık tutarken yerinde duramayan 3 afacan o koca ağaç dalını nehre atmaya çalışıyorlardı.



Bu köprü de artık kullanılmayan demiryolunu taşıyor. Eskiden Virginia'nın güneyi ve West Virginia eyaleti kömür madenleri ile ünlüymüş. Demiryolu kömürü taşımak için kurulmuş, fakat artık hiç kullanılmıyor. Oranın sakinleri demiryolunun yeniden açılarak turistik amaçlı kullanılması için yerel yönetime baskı yapıyorlarmış.

24.3.05

Havadan Seattle Turu

yaklaşık 2 hafta önce yaptığım seyahatin en ilginç saatleri minicik bir uçakla yaptığımız seattle turu oldu. 1,5 saat boyunca 2500-3000 feet (yani 750 metre ila 900 metre) yükseklikten sehri ve etrafını turladık. çektiğim fotoğrafların sadece birkaç tanesini buraya koyuyorum.



burası tam olarak neresi bilmiyorum ama seattle'ın asıl futbol takımının sahası daha sonraki bir fotografta var. onunla karşılaştırınca, bu okul sahasi gibi kalıyor. burası küçük bir üniversite olabilir. geniş çimenlik alanlara amerika'da gayet sık rastlanır. sadece çimen biçmek için bir alet edevat endüstrisi oluşturmuşlar.



seattle etrafında bir mahalle. amerikan rüyasını gerçekleştirmek için bu tip evlerden birini almak her ailenin hayali. yol boyunca dizilmiş 1,5 2 katlı kırmızı tuğlalarla bezeli tahta müstakil evler bunlar. bir ara bir örneğini koyarım. şehirde yaşamak çok pahalı, onun için bu kısaca "suburban" bozma "suburb" ya da dalga geçmek için "burb" dedikleri banliyöler pek uygun oluyor. bana kalırsa 'suburb'ler hep filmlerde gördüğümüz 3-4 çocuklu amerikan aile hayatının geçtiği modern kafesler.



matt bizi şelaleye götüreceğini söyleyince önce heyecanlandım, ama meğer barajdan dökülen suya şelale diyorlarmış. yine de ihtişamlı. baraj mühendisleri daha iyi fikir beyan edebilirler. ben sadece tepeden fotoğrafını çekip dudak bükmekle kaldım.



seattle bir kıyı şehri. belki de bir haritasını koymak lazımdı, ama şimdilik şöyle bir linkle yetinelim. bu linkten washington eyaleti ile ilgili bilgi edinmek de mümkün. fotoğraflardan da göreceğiniz gibi, seattle düşünülenin aksine gökdelenlerden oluşan büyük bir şehir değil. ama hemen her amerikan şehri gibi çooook geniş bir alana yayılmış düzgün ve geniş yolları olan planlı (belki de bu yüzden biraz ruhsuz gelen) bir yer.




avuç içi kadar bir yerde yanyana sıkıştırılmış gökdelenler. bu bölge iş merkezlerinin olduğu yer.



Türkiye'de de gösterilen frasier dizisinin jeneriğinde çizilen seattle siluetinin yanlış olduğunu da bu fotografla anlayacaksınız. space needle (uzay[lı] iğne - seattle'ın Atakule'si hehhe) gökdelenlerin hemen yanında değil. gökdelen bölgesi bu fotografın solunda kalıyor.




Bu fotoğraf, seattle'ın solunda kalan lake washington'un güney ucu. fotoğrafın sağ tarafındaki çimenlik alan ve önündeki kumsal coulon beach. daha önce de buradaki christmas ışıklarını çekmiştim. yanındaki park yeri hem plaja gelenler, hem de tam önündeki açıklıktan teknelerini, jet skilerini göle indirip gezinti yapmak isteyenlerin arabalarını park ettikleri yer. solda kalan kısım da, yürüyüş yapmak ve balık tutmak isteyen meraklılar için yapılmış. sahilde de bir hamburgerci bir de balık ürünleri satan fast-food dükkanı var.